15 Haziran 2016 Çarşamba

Kürt Politikası ve Dış Politika – bir seminer notları

Tipik bir taşralı refleksiyle, dün akşam CEFTUS’un davetlisi olarak Londra’da ‘Kürt Politikası ve Dış Politika’ konulu bir seminerde konuşacak olan Nuray Mert’i dinlemeye gittiğimde hoş bir sürprizle karşılaştım; daha önceden ne adını ne sanını duymadığım platformdaki iki konuşmacıdan biri olan Lenore Martin, Türkiye dış politikaları konusunda uzman bir akademisyenmiş, Mert’le birlikte Martin’in kapsamlı ve doyurucu analizlerini dinlemek fırsatım(ız) oldu.

Martin’e göre, soğuk savaşın ardından, Özal ile başlayarak, Türkiye, dış politikasıyla kendine Orta Doğu’da daha önemli bir yer açmaya yönelmişti. Bu yönelim, Davutoğlu’nun Türkiye’yi bölgesel bir güç konumuna getirme perspektifiyle (‘stratejik derinlik’) çakışınca, dış politikada belirleyici bir ağırlık kazandı. Türkiye’nin jeopolitik önemi ve gücünün bu yönelimin belkemiğini oluşturacağı varsayılıyordu. Bu sayede Türkiye ‘komşularla sıfır sorun’ları olan bir bölgesel lider konumuna ulaşacaktı. Peki, ‘what went wrong,’ ne yanlış gitti sorusuna Martin şöyle bir açıklama getirdi.

Türkiye kendi gücü konusunda abartılmış bir değerlendirme yapmıştı.
i) Jeopolitik güç, bölgesel bir lider ülke olmak için gerekli, ama yeterli bir koşul değildir. (Martin bu tespite referans olarak uluslararası dış ilişkilerde realizm ekolünün önemli isimlerinden Hans Morgentahu’yu gösterdi).
ii) AKP’nin ideolojik ve felsefi tercihleri uluslararası alanda atılan pek çok olumlu ve rasyonel politik adımları etkisiz hale getirmişti, Mısır, İsrail ve Suriye örneklerinde görüldüğü gibi.

iii) Çözümsüz kalan Kürd sorunu Türkiye’nin ‘Aşil topuğu’ dur, komşuları açısından bir zaaf, hassas bir hedef olarak görülebilmektedir.



Dış politikaların iç politikalarla el ele yürüdüğünü belirtmekle söze başlayan Mert, Türkiye’nin, soğuk savaşın ardından ortaya çıkan uluslararası duruma siyasal uyum sağlamakta zorlandığını, lider ve iddialı bir uluslararası rol arayışının ise demokratik bir geleneğin olmadığı iç politikada tek-adam biçimiyle vülger otoriter bir rejime yol açtığını belirtti. Demokrasinin Dünya’da kural değil istisna olduğunu, bu nedenle bizim de başımıza geleni ‘normal’ karşılamamız gerektiğini söyledi. Erdoğan bu rejimin sorumlusudur, ama tek sorumlusu değil: topumun belki yüzde %65’i güçlü ve otoriter bir lider konusunda olumlu düşünmektedir. Keza Kürt hareketinde de benzer bir durum söz konusudur.

Olasılıklar ve çözümler konusunda Martin daha iyimserdi. Kürd sorununun çok uluslu ya da çok-etnisiteli topluluklarda uygulanan ‘etnik çatışma çözümleme’ yöntemleriyle çözülebileceğini, bu işin başka bir yolu olmadığını, hatta Erdoğan bu süreci tıkayıncaya kadar bu yönde epeyce de yol kat edilmiş olduğunu söyledi. Orta Doğu’da vatansız bir ulus olan Kürdler’in yaşadıkları ülkeler arasındaki sınırları açık tutarak, ulusal sınırlara dokunmaksızın ortak ulusal değerlerini, miras ve kültürlerini koruyabileceklerini savundu. Martin bu görüşlerini akademik referanslar ile destekledi, ancak bu yaklaşımın Öcalan’ın Bookchin’in görüşlerinden esinlenen uluslar-ötesi federatif yapılanmalar ile benzerliği görülebilir, ya da da Birleşmiş Milletler‘in Yerli Halklar Hakları Bildirgesi ile, hatta AB’nin taslak Bölgesel Özerklik Şartı’yla.

Martin, Kürd sorununda bir çözüm olmaksızın, Türkiye’nin hiçbir zaman istikrarlı bir ülke olamayacağını, komşuları karşısında her zaman bu zaaf ile malul bir şekilde ilişkilerini yürütmek zorunda kalacağını söyledi. Sorulduğunda ise olumlu gelişmeleri kendi yaşamında göreceğine inandığını belirtti.

Mert, daha başından Barış Sürecinin tarafları arasında bir uçurum olduğunu, hükümetin Kürd sorununu Kemalistlerin yaratığı bir dinsel soruna indirgedikleri için ufukta bir çözüm olasılığı görmediğini belirti. Martin, ‘barış elbette “savaşan” iki taraf arasında ve onlar tarafından yapılır’ derken, Mert ‘müzakerelerin yeniden başlatılabilmesi için bir temelin olmadığını’ belirtiyordu. Herhalde memleketin içinden bakıldığında işler daha bir çözümsüz görünüyordur, ancak ben de doğrusu iyimser olmak için şu anda bir neden göremiyorum.

_______________

Darlo Navaro
Londra
11.6.201
6
1916 Paskalya Ayaklanması (Easter Rising)
DARİO NAVARO  <daryo@acikgazete>
08-03-2016, Salı
1916 Paskalya Ayaklanması (Easter Rising)

1916 Nisan ayının Paskalya Pazartesi’sinde İngiliz yönetimine karşı İrlanda’nın başşehri Dublin’de başlayan ayaklanmanın 100. yılı vesilesiyle Londra’da düzenlenen dün akşamki toplantıya Bernadette McAliskey, Ken Loach ve Geoffrey Belllin konuşmacı olarak katılmaları sayesinde toplantının zevkli geçeceği daha başından belliydi. Öyle de oldu.

Bernadette, tarihe 68 kuşağının devrimci, 68’in de devrim olarak geçmesini sağlayacak insanlardan biriydi. 1969 yılında İngiliz parlamentosuna Kuzey İrlanda’yı temsilen girdiğinde 21 yaşındaydı, parlamentonun en genç üyesiydi, ve sosyalist-cumhuriyetçi kimliği ile parlamentoda tek başınaydı, ama cesareti ve girişkenliği sayesinde İngiliz emperyal gücün merkezinde doğrusu iyi ‘sallamıştı’ meclisi. Bir keresinde, Muhafazakar hükümetin İç İşleri Bakanı Reginald Maudling, otuz bir kişinin öldürüldüğü ve yüzlerce insanın yaralandığı Kanlı Pazar olayında paraşüt birliğinin kendini savunmak için ateş açtığını parlamentoda iddia ettiğinde, üzerine yürümüş ve yüzüne tokatı indirmişti. Halk mücadelelerindeki aktif rolü nedeniyle tutuklanmış, Parlamentodan uzaklaştırılmış, milletvekilliği düşürülmüş ama tekrar seçilerek meclise girmişti. Günümüze kadar sosyalizm için mücadelede yer alan Bernadette sorun basit diyordu dün akşam, herkes safını açıkça seçsin ve saflarımızdaki haktan yana olan insanlarla birlikte hiç duraksamadan mücadele edelim.

Sosyalist filim ve televizyon program yönetmeni Ken Loach 1916’ın tarihine yabancı değildi. İrlanda İç Savaşını konu alan ve bir İrlanda balladından esinlenerek ‘Arpayı Silkeleyen Rüzgar’ adının taşıyan nefis filmi 2006 Cannes film festivalinde Palme d’Or ödülünü almıştı. İrlanda halkının İngiliz sömürgeciliği altında yaşadığı koşullar nedeniyle ayaklanmanın gerekli, haklı ve asil bir eylem olduğunu savundu. Ayaklanma İngiliz emperyalizmine, Cihan Harbine karşıydı ve özgür bir İrlanda’yı hedefliyordu.

İrlanda devrimi ve İngiliz İşçi hareketi üzerine ‘Hesitant Comrades: The Irish Revolution and the British Labour Movement’ kitabının yazarı Geoff Bell ise, cumhuriyetçi Patrick Pearse’in İrlandalı Gönüllüler ordusu ile sosyalist James Conolly’nin daha küçük olan İrlanda Yurttaş Ordusu’nun birlikte başlattıkları ayaklanmanın bastırılması ve önderlerinin kurşuna dizilmeleri üzerine ayaklanmanın pek çok İngiliz sosyalisti tarafından çılgınlık olarak değerlendirildiğini ve Britanya devletinin parçalanmasını tehdit ettiği için işçi hareketi tarafından desteklenmediğini belirtti. Geoff, Sylvia Pankhurst gibi değerli birkaç istisna dışında, İrlanda bağımsızlık hareketi için taziye çadırlarının kurulmasını öneren o günün İngiliz sosyalistlerine rağmen, 1916 ayaklanmasının 1919-21 yıllarında İrlanda bağımsızlığı ile sonuçlanacak kurtuluş savaşına yol açtığının unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Konuşmacılar 1916 ile başlayan sürecin çelişkilerle dolu olduğunu göz ardı etmediler. Bilançonun artıları olduğu gibi eksileri de vardı. 1922-23 yılları arasında cumhuriyetçiler arasında kanlı bir iç savaş yaşanır. Cumhuriyet’in anayasası demokratik haklar, özellikle de etkileri günümüze kadar sürecek olan kadın hakları konusunda son derece sınırlıdır. İrlanda bağımsızlığını kazanmıştı ama hem coğrafi olarak, hem de iç savaş taraflarının süregelen karşılıklı husumeti nedeniyle toplumsal olarak parçalanmıştı. Bernadette, Connolly’nin ‘İrlanda işçileri özgür olmadıkça İrlanda özgür olamaz’ sözlerini hatırlatarak, bugün sadece mücadelenin devam ettiğini söylemekle yetinmek durumundayız diyerek bu biraz duygusal biraz nostaljik geceyi noktalamış oldu.