6 Eylül 2012 Perşembe

Tutuklamalar ‘Normal’!


Tutuklamalar ‘Normal’!

27-11-2011
60’lı yılların ilk yarısında olmalı, Riva’nın biraz ilerisindeki ıssız sırtlardan sahile inecek bir yol arıyorduk. Altımızda kilometresi yüksek bir Fort Taunus steyşın araba, kuytu bir koyda kamp kurup, zıpkınla balık avlamaya çıkmayı planlıyoruz. Karadeniz önümüzde gözün alabildiğine uzanıyor, ancak deniz kıyısı yoldan görülemediğinden aşağıya nasıl ineceğimizi kestiremiyoruz.

Nihayet dar bir yoldan yokuş yukarı yürüyerek çıkan birine rastlıyoruz. Selamını aldıktan, oranın yerlisi olduğunu öğrendikten sonra, ‘yol nasıl’ diye soruyoruz. Sanki soruyu pek anlamlı bulmadığını belirten bir yüz ifadesiyle ‘normal’ demekle yetiniyor. Direksiyonu kırıp dar yoldan aşağıya vuruyoruz. Yol diyorum ama kısa sürede fark ediyoruz ki yol filan değil, patika desen iltifat etmiş olursun. Geriye dönmek istesen dönemezsin, taşlı çukurlu daracık yoldan paldır küldür iniyoruz, arabanın altı yere vurdukça ‘vallahi de normal’, ‘billahi de normal’ diye söylene söylene…

Bize yolu tarif eden oranın köylüsü için sahile inen o yol ne kadar ‘normal’ idiyse, bugün Türkiye’de sürmekte olan Kürt sorunu ile ilgili tutuklamalar da o kadar ‘normal.’

Başka nasıl olacaktı ki? Birileri çıkıp Cumhuriyet kurulalı beri yok sayılan, baskıcı uygulamalar altında ezilen bir halkı savunacak, onun militan mücadelesine destek verecek, devlet güçleri de ellerini kollarını sallayarak dolaşmalarını mı seyredecekti?

Bu sistem değil mi, daha düne kadar Ceza Kanunu’nun 141 ve 142’inci maddelerini kullanarak sosyalistleri onlarca yıl hapislerde yatıran, doktora tezinde bir Kürt aşiretini konu aldığı için ve de yazdıklarını inkar etmeyi ret ettiği için İsmail Beşikçi’yi hayatının önemli bir kısmını hapislerde yatmaya mahkum eden? Bugün de terörle mücadele yasaları benzer bir işlevi yerine getirmektedirler.

Almanya’da basılan Politika gazetesinde ‘Ragıp ve Büşra’ başlıklı köşe yazısında Muzaffer Oruçoğlu 12 Mart döneminde kendisi gibi yakalanan, işkence gören ve cezaevinde yattan Büşra Ersanlı için ‘Ne yalan söyleyeyim, Kürt sorunundan dolayı tutuklandığını öğrenince sevindim, “Bravo Büşra” dedim’ diyor.

1967’den beri tanıdığı Ragıp’ın tutuklandığını duyunca da sevinmiş. Esprili üslubuyla devam ediyor: ‘Ragıp’ın koğuşlarımızın baş müdavimi İsmail Beşikçi gibi peş peşe tutuklanıp, ömrünün hatırı sayılır bir bölümünü cezaevinde geçirmesi gerekiyordu. Ben böylesi vahim bir hatayı, devletin ihmaline, gaflet ve delaletine yorarım.’

Doğrusu ben ne Büşra’yı ne de Ragıp’ı yakından tanımadığım için sevindim diyemeyeceğim. Büşra Ersanlı’yı sadece ‘İktidar ve Tarih’ başlığıyla 1992’de AFA Yayınları tarafından yayınlanan doktora tezinden biliyorum. 1930’lu yılların Türk Tarih Tezini ve Türkiye’deki resmi tarihi sorgulayan bu çalışmasının, özellikle akademik çevrelerin bu konudaki çekingenliğinin kırılmasında önemsiz sayılmayacak bir rolü olduğunu tahmin ediyorum. Resmi tarihin temel yapı taşlarından birinin Kürt ulusunun yadsınması olduğu için de bugün Kürt sorunuyla dayanışmasından daha doğal bir şey olamazdı. Bu nedenle tutuklanması gayet ‘normal’.

Ragıp Zarakoğlu’nun ise azınlık hakları konularında, hem Türkiye’de hem de uluslar arası platformlarda, her zaman ön planda yer alması nedeniyle, Oruçoğlu’na katılıyorum, tutuklanması ülke adalet sistemi açısından ‘normal’den öte rötarlı bir uygulama olmuştur.

Gecen hafta Londra Kürt Filim Festivali’nde gösterilen ‘Press’ filminin ardından bir seyirci, o gün İstanbul’daki Özgür Gündem gazetesi ofislerinin basılıp bir gazetecinin de tutuklanmasından kalkarak, filimin Diyarbakırlı bir oyuncusuna ‘1990’lı yıllardan bugüne Diyarbakır’da nelerin değiştiğini’ sordu.

Oyuncunun yanıtı ‘Değişen pek fazla bir şey yok, ancak artık gazetecileri öldürmüyorlar, sadece tutukluyorlar’ oldu.

Önemsiz bir fark sayılmaz, ölümle yaşam arasındaki fark. Gazetecilerin en çok öldürüldüğü bir ülke konumundan bugünkü noktaya gelinebilmesinin bedelini pek çok insan hayatları ile ödediler.

İnsanların görüşlerinden ve siyasi eylemlerinden dolayı cezalandırılmayacağı, düşünceye zincir vurulmayacağı bir güne ulaşabilmek için daha pek çok gazeteci, aydın ve devrimci insanın tutuklanacağı kaçınılmaz görünüyor.

KCK bahanesiyle tutuklanan herkese ‘Bravo’. Her biriniz demokratik bir topluma ulaşma mücadelesinde kilometre taşları olarak insanlık tarihindeki onurlu yerinizi aldınız.

Dario Navaro
Londra
26/11/2011

Erdoğan’ın ‘Kürt Kökenli Vatandaşları’


Erdoğan’ın ‘Kürt Kökenli Vatandaşları’

18-07-2011
Başabakan Erdoğan, Demokratik Toplum Kongresinin demokratik özerklik açıklaması üzerine konuşurken ‘Bu ülkede benim Kürt kökenli vatandaşım cumhurbaşkanlığı bile yapmıştır. Bunların hepsi benim Kürt kökenli kardeşlerimi aldatmaktan başka bir şey değildir’ minvalinde uzunca konuştu. Ancak benim dikkatimi çeken ard arda ‘Kürt kökenli’ ifadesini kullanmasıydı: Kürt kökenli vatandaşlarım, Kürt kökenli kardeşlerim, vs.

Meramını anlatmak için kısaca Kürt vatandaşlarım, Kürt kardeşlerim diyemez miydi?

Neden kökenlerini belirtmek gerekiyordu ki? Herhalde kökenlerinin Kürt olmasına rağmen şimdi farklı bir yerde olduklarını ima etmek için olmalı?

İlginçtir, Silvan’daki çatışmanın ardından siyasi tansiyonun artmasıyla birlikte ‘Kürt kardeşlerimiz’ aceleden ‘Kürt kökenli kardeşlerimiz’ oluverdiler. İnce bir ayırım gibi görünse de bu farkın arkasında yüzyıllık bir baskı ve asimilasyon politikası yatmaktadır.

Cumhuriyet ideolojisinde ve resmi söylemde geçerli olan, ancak günümüzde kullanılması giderek trajikomik bir oxymoron niteliği kazanmış olan ‘Kürt kökenli Türk’ ifadesini artık rahatlıkla kullanamayacağını bilecek kadar siyası deneyimi olduğu için Erdoğan Türk yerine vatandaş’ olduklarını işaret etmekle yetindi konuşmasında.

Daha 1. Meclis’te Cumhuriyeti oluşturacak etnik toplumların hepsine Türk denilmesine muhalif sesler yükselmiş, ancak Osmanlı İmparatorluğundan miras kalan Müslüman halkların asimilasyonu, Müslüman olamayanların ise zaten etnik temizliği hedeflendiğinden, bu genel kullanım devlet politikası olarak benimsenmişti.

Ancak, Kürtçe konuşan, Kürtçe düşünen, Kürtçe türküler söyleyen insana Türk olduğunu kolay kolay kabul ettiremezsiniz. Kolay kolay ettiremezsiniz zira Türklüğün teritoryal ve bütünleştirici bir sıfat niteliği yoktur. Türklük Anadolu’dan daha geniş bir coğrafyada ve Osmanlının öncesine uzanan bir tarihsel süreçte tanımlanan bir toplumsal oluşumu ifade ediyorsa, ki sanırım öyledir, bu sürecin parçası olmayan toplum ya da halklara kola kolay benimsetemezsiniz.

Kolay kolay diyorum çünkü baskı ve zorla asimilasyonun gerçekleştirildiği pek çok örnek var tarihte. Zorunlu iskân yasalarının yanı sıra egemen ideolojinin Türk olması nedenliye Kürtlere ilişkin bu konuda epeyce yol alındığını biliyoruz. Ancak son yılların gelişmeleri asimilasyon ve inkâr politikasının sınırlarına dayandığını gösteriyordu.

Ne var ki bu geriye dönüşü olmayan dengeli bir durumu ifade etmemektedir.

Erdoğan, konuşmasında temel ilkelerinin, ‘tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet’ olduğunu vurgulayarak, mesele devletin bekasına gelince askeri ve sivil bürokratik elitlerle aynı zemini paylaştığı mesajını vermeyi ihmal etmedi.

Öyle görülüyor ki görece küçük çaplı bir kriz anında bile AKP hükümeti ‘statüko’ olarak tanımladıkları devletin resmi ideolojisine hızla çark ederken, açılım, demokrasi, mozaik söylemlerinin akıbetine bir soru işareti düşmüş oluyor.

Bu gelişmeler ışığında, ana hedeflerinden biri demokratik bir cumhuriyetin yolunu açacak bir anayasanın hazırlanması olarak ortaya koyan BDP’nin bu parlamento döneminde fazla bir başarısını beklememek gerekir diye düşünüyorum.

Dario Navaro
Londra
17/7/2011

Taciz


Taciz

16-03-2011
Taciz.

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan’ın İnternet sitesine ulaştırdığı yazıyı okuyorum.

İklim Bayraktar taciz olayını ona anlatmış, o da şoke olmuş, meslektaşı Soner Yalçın’ı aramış, morali bozuk olan Bayraktarı teskin etsin diye. Soner de bunu üzerine Bayraktarı aramış, vs. vs. Sonuçta taciz haberi gazetelerin ön sayfalarını ve çoğu köşe yazarlarının köşelerini dolduran günün ana haberi haline gelmiş.

Bence olayın pasif aktörleri durumundaki Pehlivan ve Yalçın çok hatalı davranmışlar. Biri size taciz edildiğini söylediğinde, eşe dosta telefon ederek vah vah diye hayıflanıp moral destek vermeye çalışmak yerine, yapılacak şey tacize uğrayan insana durumu emniyete bildirmesini önermektir. Bunu yapmak istemediği durumda ise artık mesele sizin için kapanmıştır, zira ortada kanıtlanmamış, ayrıca kanıtlanması için de herhangi bir adımın atılmayacağı bir iddia vardır sadece. Bu artık yalnızca o kişiyi ve o kişinin bu olayı anlatmak istediği özel arkadaşlarını ve yakınlarını ilgilendirir.

Kılıçdaroğlu için de aynı durum söz konusu. Bayraktar kendisine tacize uğradığını söylediğinde bunu derhal polise bildirmesini önermeliydi. Bayraktar bunu yapmak istemediği taktirde de bu mesele Kılıçdaroğlı için kapanmış olmalıydı.

Tacize uğrayan insanın ikilemini tahmin edebiliyoruz. Şikayet etmek ya da etmemek, taciz olayının altında kalmak ya da kalmamak; bu konuda bir karar vermek sanırım tacize uğramış olan kişinin hayatında bir dönüm noktasını ifade edecektir. Ancak cinsel taciz bir insanı aşağılamaktır, bu nedenle tacize uğrayan kişide derin izler bırakır. Toplumsal baskılar nedeniyle bastırılan tepkilerin bir gün su yüzüne çıkması ise kaçınılmaz gibidir.

Bu nedenle, cinsel tacize uğramış kadın ya da erkeklere bu olayı örtbas etmemelerini kendilerine önermenin her koşulda doğru olduğunu düşünüyorum.

Tacize uğrayan insanın dramını anlamak mümkün. Ancak siyasi ve gazeteci kişilikleri ile ülke gündeminde olan insanların bir cinsel taciz olayı karşısında basiretlerinin bağlanmasını ve gaf üzerine gaf yapmalarını nasıl yorumlayacağız.

Bu tavırların büyük ölçüde cinsel taciz suçunun toplumda halen yeterince oturmamış bir yasal kavram olması ile bağlantılı olduğunu sanıyorum: örneğin, dolandırıcılık, dayak, hırsızlık ya da tecavüzde olduğu gibi sıradan bir adi suç olarak algılanmıyor.

İngiltere de cinsel tacizin ceza hukukuna geçmesi 1995 yıllında gerçekleşti. Türk Ceza Kanununda bir suç olarak cinsel taciz 2004 yılında tanındı.

Bu anlamda bu yaşanan olayın, kısa sürede unutulacak siyasi polemiklerden öte, bir şekilde Türkiye kamuoyunun cinsel taciz konusunda eğitilmesi işlevini gördüğünü sanıyorum.

Başbakan ve Koç: Bir Tokalaşma Fotoğrafının Düşündürdükleri



Bugün Londra metrosunda işe giderken Hürriyet gazetesinin ön sayfasındaki bir fotoğrafa takıldım, bir anlam vermeğe çalışıyorum.

Fotoğraf Erdoğan’ın TÜSİAD genel Kurulu’na ziyareti sırasında çekilmiş, Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç ve Başbakanın tokalaşmasını gösteriyor. Tokalaşmaları iyi de, Rahmi Koç boynunu öne eğmiş, hatta o kadar eğmiş ki boyu da Erdoğan’dan epeyce kısa olduğu için başı Erdoğan’ın göğüs seviyesinde kalmış, başı bükük olduğu için de yüzündeki ifadeyi, daha doğrusu ezik gülümsemeyi ancak seçebiliyoruz.

Objektifin yakaladığı bu enstantane iki insan arasındaki nasıl bir ilişkiyi ifade ediyor diye düşündüm. Birlikte çalıştığım Eritre’li bir arkadaşa gösterdim gazeteyi, bu fotoğraf sana neyi anlatıyor diye sordum.
Uzunca baktı fotoğrafa, önce sordu fotoğrafta arkası dönük olan uzun boylu kişi kral ya da prens mi diye. Yok değil dedim neden soruyorsun?

‘Habeşistan’da (Etiyopya) İmparator Selassie zamanında tebaası bu şekilde eğilirlerdi önünde dedi. Selassie düşürüldükten ve rejim sola kaydıktan sonra bu gelenek kalktı ancak son dönemlerde devlet büyüklerine bu şekilde davranmak tekrar adet oldu’ dedi.

‘Peki ya Eritre’de?’ diye sordum. 

‘Bizim ülkemizde kraliyet olmadığı için hiç kimse boyun eğmez’ dedi.

Rahmi Koç’un yaşı Erdoğan’ınkinden az görünmüyor, hatta sanırım daha yaşlıdır dolayısıyla bir aile büyüğüne saygı ifadesi kategorisine girmez bu boyun eğiş.

Erdoğan’ın kişiliğine saygısından olacağını da sanmıyorum, Erdoğan için pek iltifatlı olmayan iddialarda bulunmuştu. En insaflı yorum Koç’un Erdoğan’ın makamına saygısından dolayı iki büklüm olduğu. 

Ancak karşısındaki ne kral ne prens. Ne de sultanın veziri. Yönetim biçimi cumhuriyet olan bir ülkenin halk seçimlerindeki başarısı sonucunda başbakanlık görevini üstlenmiş bir siyasetçi, o kadar...

Gerçi bu konuda Koç’un üzerine fazla gitmek belki haksızlık olur, tahmin ediyorum pek çok insan kendilerinden daha üst mevkide ya da daha güçlü gördüklerinin önünde boyunlarını eğerler. Diz çökenler, etek öpenler ve ayağa kapananlar da işin çabası. 

Başımdan geçen bir olayı anlatayım. Yıllar önce Bodrum’da Sualtı Sporları Federasyonunun bir konferansına katılmıştım. Toplantının son konuşmasını yapmak üzere Federasyon Başkanı kürsüye çıkar çıkmaz yanımda oturan dalgıç arkadaş kulağıma fısıldamaya başladı. Başkan’ı ağır bir dilde suçluyordu. Başkanın ülkücü olduğu biliniyordu ayrıca federasyondaki suiistimallere ilişkin bazı iddialar basına da sızmıştı. Doğrusu yanımdaki coştukça ve eleştiri dozunu artırdıkça ben de ya memlekette ne namuslu ve yürekli insanlar var diye keyiflenmeye başlamıştım. Başkanın ne faşistliği kalmıştı, ne gangsterliği, ne de nepotizmi.

Konuşmasını bitirdikten sonra Başkan kürsüden inip etrafındaki kalabalık ve muhafızları ile çıkışa doğru yürümeye başladığında bizim arkadaş yerinden fırlayıp koltukların üzerinden atlayarak Başkan’a doğru hızla yönelmesin mi! Ben de onun peşinden. 

Adamın elinden bir kaza çıkacak, çoluk çocuğuna yazık olacak diye ‘aman yapma, etme’ diye sesleniyorum. Neyse paldır küldür bu başkanın yanına vardı. Başkanın önünde diz çöküp elini yakaladı. Doğrusu Başkanın yanındaki sivil muhafızlar istiflerini bile bozmadılar. Buna biraz şaşırdım, ama gene de kolunu mu kıracak, bileğini mi bükecek diye aklımdan geçirirken, Başkanının elini öpüp alnına değdirmez mi, ‘hocam, hocam diye’ ağzında laflar geveleyerek. Başkan hiç önemsemeden elini öptürüp yürümeğe devam etti. Dışarıda aradım dalgıç arkadaşı, “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diye soracaktım, ama göremedim.

Elbette Koç politik davranmış olabilir. Bağışlanmak istediği için, TÜSİAD’ın eski prestijini tekrar kazanmasına yardımcı olmak için, ya da belki Koç Holding’in kredi olanaklarını ve ihale kazanma şansını koruyarak binlerce emekçisinin işinden olmasını engellemek için bu tavrının gerekli bir jest ya da fedakârlık olduğunu hesaplamış olabilir.

Ardından Başbakanın yüzde 100 yerli otomobil isteğine Otomotiv Sanayi Derneği Başkanı, elinde bu konuda bir fizibilite çalışması bile olmadan, ‘Bu sözler bizim için emirdir’ diye yanıtlaması da tuz biber ekti Türkiye kapitalistlerinin kapıkulu zihniyetine.

Solun kültürel alanda Türkiye’ye ne getirip ne götürdüğü tartışılabilir. Ancak Osmanlı’dan süregelen yönetici sınıfların bir geleneğini yıktılar. 

Düzenle doğrudan bir çatışmaya girildiği 60’lı yılların sonlarından itibaren solcular otoriteye boyunlarını hiç bükmediler. Tam tersine, otoriteye meydan okumayı bir erdem olarak algıladılar ve bunun yapılabileceğini gösterdiler.

Tevfik Fikret’in şiirindeki bu onurlu sözleri pek azımız kendi adına söyleyebilir: 

“Ezilmek, boynuma esaret halkasından daha ağır gelir
Fikri, irfanı, vicdanı hür bir şairim.”

Ancak bu dizenin son satırını ‘Fikri, irfanı, vicdanı hür bir insanım’ olarak herkesin söyleyebilmesini dilerim.

23-01-2011
Londra
https://www.acikgazete.com/babakan-ve-ko/

Sözüm yabana ama ‘Evet’


Sözüm yabana ama ‘Evet’

29-08-2010
Referandum oylamasında ‘evet’ yönünde oy kullanacağımı söylediğimde aldığım tepkiler arasında ikinci kez sünnet olmamı salık verenler de oldu, Haça uçak biletimi almayı teklif edenler de, bu arada kelime-i şahadetin nasıl getirileceği konusunda da epeyce bilgilendirildim, arkadaşlar sağ olsun.

Sanırsınız bu referandumda İslami cumhuriyet oylanıyor.

Evet’ler çoğunluk çıksa 13 Eylül’de imamların yönetiminde bir Türkiye’ye uyanacakmışız gibi bir korku sarmış ortalığı.

Cumhuriyet’in yazarlarından Orhan Bursalı gene de insaflı davranmış. Referandumun sonucunda olmasa da, ‘kanlı bir meydan savaşını’ andıracak seçimlerden sonra AKP iktidarda kalırsa ‘İran’a benzer bir İslami cumhuriyetin ilan edileceğini görecek ve Ahmedinejat benzeri yönetim altında bugünleri arayacağız’ diye yazıyor köşesinde.

Benzer bir bakış açısını 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin cenderesinden geçmiş bir arkadaşım çarpıcı bir şekilde şöyle ifade etti: ‘askeri darbelerin yol açtığı faşizmi tanıyoruz, ömürleri on, yirmi, bilemedin otuz yıl. Ama şeriat rejimi geldiğinde üç yüz yıl gitmeyecektir. Ben hayır diyerek üç yüz yıllık bir karanlık geleceğe karşı çıkıyorum!’

Doğrusu ben de üç yüz yıl sürecek bir karanlığın sorumluluğunu yüklenmek istemem, ancak bu referanduma bu şekilde yaklaşmanın ciddi bazı sorunlar içerdiğini düşünüyorum.

Önerilen değişiklik maddelerine, içeriklerinden bağımsız olarak, salt önerenlerin niteliklerine dayanarak karşı çıkmak, AKP’nin iktidarda olduğu sürece anayasanın değiştirilmesine koşulsuz hayır demek anlamına gelir. Örneğin, sol bir grup boykot kararını benzer bir yaklaşımla, ‘tavır belirlemek için önerilen anayasa paketine bakmaya bile gerek yoktur’ diyerek açıklıyor.

Hâlbuki 1982 anayasası bugüne kadar pek çok kez değişikliğe uğramış ve anayasanın birçok maddesi değişmiştir.

Diyelim ki bu değişikliklerle amaç insanları ekmek kırıntıları ile oyalamaktı. Örneğin idam cezası kaldırılmıştır. Evet, rejim değişikliği değil ama bir de idam talebi ile yargılanan bir sanığa sorun bu anayasal değişikliğin önemini!

Kırıntılarla oyalanmaya devam edelim. Anayasa değişiklikleri ile sendikaların faaliyete bulunmasını yasaklayan yasalar kaldırılmış, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemede izin alma zorunluluğu kaldırılmış, DGM’lerdeki asker üyelerin yerine sivil yargıçların atanması sağlanmış, düşünme ve anlatım özgürlüğüne dair maddeler anayasaya eklenmiş, herkesin derneklere üye olma hakkı sağlanmış, haberleşme hürriyeti gibi maddeler anayasaya eklenmiştir.

Bu değişikliklerle elbette rejimin temel niteliği değişmemiştir. Devletin yapısı askeri darbelerin, daha geriye gitmek istenirse Takriri-i Sükun ile 1920’lı yıllarından itibaren şekillenen askeri ve bürokratik kurumların, damgasını taşımaktadır. Gene de, yukarıda değindiğim türden anayasal değişikliklerin en azından daha rahat teneffüs edebileceğimiz, demokratik bir ortamın oluşmasında olumlu adımlar olduklarını görmemezlikten gelebilir miyiz?

Devletin üstyapı kurumları Türkiye’nin hızla gelişen kapitalist ekonomisinin ihtiyaçlarına yanıt veremediği içindir ki bu Anayasa yirmi küsur yıldır ha bire rötuşlara uğramaktadır. Burada belirleyici olan ve reformları gerektiren iktidar partilerinin siyasi niteliklerinden çok gelişen ülke toplumsal yapısının basıncıdır.

Kırıntı mırıntı, neyse, demokratikleşme yönünde olan ve toplum üzerindeki şiddetli devlet baskısını bir nebze de olsa hafifletebilecek herhangi bir değişiklik önerisine ilgisiz bakmıyorum.

12 Eylülde oylayacağımız 5982 sayılı kanun tasarısına bu anlayışla yaklaştım. Biricik oyumla boykot gibi bir lüksüm olamazdı. 12 Eylül günü pikniğe gitmeyi tercih eden vatandaşlardan ya da tatilcilerden ayırt edilebilmek için de oy vermenin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Paketteki bazı maddeler için problemli deniyor, eminim öyledir, ama bazıları da olumlu.

7. Madde ile siyasi amaçlı grev ve lokavt, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, iş yavaşlatma ve diğer direnişlere ilişkin yasaklar kaldırılıyor.

Bu tür eylemlerin her biri İngiltere’de halen yasak. Muhafazakâr Thatcher hükümetinin 1980’li yıllarda yürürlüğe koyduğu yasalarla sendikaları iflasa sürükleyecek yaptırımlar uygulandı ve işçi hareketinin faaliyet alanı ciddi bir şekilde sınırlandırıldı. Bu yasaları on yıldan uzun bir süre iktidarda kalan sözüm ona sosyal-demokrat İşçi Partisi değiştirmeye bile yanaşmadı.

Keza, seyahat hürriyeti, pozitif ayrımcılık, milletvekilliğinin düşürülme uygulamasının kaldırılması, memur ve askerlere yargı yolunun açılması, askeri mahkemeler için hâkimlik teminatının getirilmesi, 12 Eylül darbecilerine yargı yolunun açılması, sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasının yasaklanması gibi maddeleri olumlu buluyorum.

Olumlu bulduğum maddeler olduğu için de anayasa paketine ‘yetersiz ama evet’ diyerek yağdan kıl çekmek kolaylığına kaçmadan ‘evet’ demeyi yeterli buluyorum.

Solun gönlünde yatan, işçi hareketinin haklarını gözeten ve Kürt halkının özlemlerini yanıtlayan bir Anayasa ne bu meclisten ne de bir sonrakinden çıkmayacaktır. Yeterlisinin mücadelesini vermek sosyalistlerin görevidir.

Ortadoğu çorbasında


Ortadoğu çorbasında

13-06-2010
Atladı mı yoksa itildi mi, bu uzun zaman konuşulacak, ancak kesin olan bundan böyle Türkiye’nin Ortadoğu çorbasında yüzmekte olduğu.

İsrail ve Filistin sorunu da böylecene günlük politikamıza girmiş oldu. Bunun uzun vadede olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum.

Türkiye açısından bu değişimin ne getirip ne götüreceği yoğun bir şekilde tartışılıyor. Bunun yanı sıra İHH nedir, ne değildir, Erdoğan-Davutoğlu ekibi bu olayı dış politika eksenini kaydırmak için fırsat mı bildiler türünden tartışmalar ve karşılıklı suçlamalar hala köşe yazılarından düşmedi. Söylemek gerekirse, benim olayın kendisiyle ilgili değerlendirmem Gazze’ye yardım konvoyu ile başlayan sürecin İsrail’ karşı kurulmuş kurnazca bir tuzak olduğudur. İsrail’e de ip sarkıtılarak bu tuzağın içine düşürüldü.

Tuzağın kimler tarafından kurulduğu, ne kadarının önceden planlanarak ne kadarının irticalen gerçekleştiği eminim pek çok kitaba konu olacaktır, ama gelişen konjonktürde sadece bir detaydır.

Buna karşılık konvoyun sonuçları önemli. Filistin sorunu, buna Filistin halkının trajedisi de diyebiliriz, özellikle Türkiye faktörü sayesinde bir kez daha uluslararası kamuoyunda ön plana taşınmış oldu. Bu yanıyla olumlu buluyorum. Kısa hatta uzun dönemde Filistin sorununa bir çözüm bulunabileceği gibi bir beklentim olduğundan değil. Filistin sorunun çözümsüz olduğunu zaten bu alanda çalışmış olan herkes teslim etmiyor mu?

Neden çözümsüz? İsrail’in, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın bazı bölgelerinde Filistinlilere teklif etmiş olduğu, İsrail’in sıkı denetimi altında birkaç küçük Bantustan perspektifi, Filistinlilerin ulusal kurtuluş ve bağımsızlık taleplerini terk etmelerini istemekten başka bir şey değildir. Hiçbir Filistinli buna razı olamaz. Bu nedenle, niteliği ne olursa olsun, Filistin sorununun çözümsüzlüğünün temel nedeni Hamas değildir.

Evet, Hamas aşırı dinci, cihat yanlısı ve Yahudi düşmanlığının da ötesinde ırkçı bir örgüt. Kuruluş bildirgeleri bunu açıkça ortaya koyuyor, Gazze’deki pratikleri de kuruluş ilkelerine sadık olduklarını gösteriyor. Ancak, örneğin, siyasi yelpazenin diğer ucunda yer alan, Bağımsız Ulusal İnisyatif (Al Mubadara) milletvekili laik, sol eğilimli ve iki-devletli çözüm yanlısı olan Mustafa Barghouti de İsrail’in dayattığı çözümü Apartheid olarak görmektedir.

Adil ve yasal bir çözüm için İsrail’in 1967 sınırlarına geri çekilmesi, topraklarını, mal ve mülklerini bırakarak Gazze ya da Batı Şeria’ya göç etmek zorunda bırakılan insanların geri dönüşünü sağlaması ya da tazmin etmesi ve Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşim merkezlerini terk etmesi gerekiyor. Bunlar Birleşmiş Milletlerin kararlarında olduğu gibi birçok Filistinli ve İsrailli aydın girişimlerinde de çözüm için önerilen adımlar.

Ancak gelişmeler aksi yönde. Mavi Marmara gemisine katıldığı için sol eğilimli Balad Parti milletvekili Hanen Zuabı’nin dokunulmazlığının kaldırılması ve devlete ihanet ile suçlanması, yakından tanıdığımız politikaları çağrıştırmaktan öte, İsrail’deki İsrail vatandaşı Filistinlilerle de bir kopma noktasına gelindiğinin bir işareti.

Filistin sorunu İsrail’in yarattığı ve dolayısıyla İsrail’in çözmesi gerektiği bir sorundur.

Ne var ki bugün gelinen aşamada İsrail’in Filistin kampında muhatabı kalmadığı görülüyor.

Bazı silah uzmanların raporlarına göre ise Ortadoğu ülkeleri hızla silahlanıyor. Batı iki Dünya Savaşı yaşadı barışını yapıncaya kadar. Ortadoğu 1948’den beri savaşıyor, savaşan taraflar değişiyor olsa da. Görünürde barış da yok çözüm de. İsrail ve Filistin içerisindeki güçler ve güç dengeleri bu sorunu çözmeye yönelik adımların atılması için yetersiz.

Ortadoğu savaşlarının gelecekte önlenebilmesi için uluslararası kamuoyunun seferber olması gerekiyor. Türkiye’nin siyasi iradesini Filistin’den yana koyması bu konuda önemli bir faktör oldu. Tel-Aviv’de konvoya yapılan saldırıyı protesto yürüyüşüne katılan on bin insan da aynı uluslararası tepkinin bir parçası. Bu tepkiler, itibarı uluslararası arenada dibe vuran İsrail için küçümsenmeyecek birer uyarı niteliğinde.

İHH’nın ya da Erdoğan-Davutoğlu ekibinin kendi hesaplarından ve yöntemlerinden bağımsız olarak, bu eylemde ölen insanlar hayatlarını boşuna vermediler diye düşünüyorum.






YORUMLAR
Son 1 Yorum
Karabey Kalkan | 14-06-2010 02:47:03
1. “Israil tuzaga dustu” diyorsunuz. Israil’I tuzaga dusuren -dusurebilen gucu de soylemelisiniz yoksa en azindan Israil devletini asagilamis olursunuz. 2. Israil’in TC de Tayyip-Davutoglu hukumetini dusurmeye calistigini soyleyenler var! 3. Size gore Tayip, bugun Rize’de “Amerika Irak’ta ne ariyor?” diye sorabilme gucunu nereden aliyor? Belirlenms bir amaca ulasmak icin bu “Danisikli-Dogus” olabilirmi? 4. Tesaduf bu ya ayni zamanda Kirgizistan’da cok sey oluyor. 5. Barzani TC’nin ki

20. yılında 'kelle vergisi' mücadelesini anımsarken


20. yılında 'kelle vergisi' mücadelesini anımsarken

07-04-2010
İyi ki bugün Socialist Workers Party (Soyalist İşçi Partisi)’nin Socialist Worker (Sosyalist İşçi) dergisinin son sayısına göz atmışım. Dergideki yirmi yıl öncesinin bu önemli kitle hareketi ile ilgili fotoğraflar ve yazılar sayesinde ben de o günleri bir kez daha anımsadım.
31 Mart 1990’da, kelle vergisinin (poll tax) İngiltere ve Galler bölgesinde uygulanmaya sokulmasından bir gün önce, Londra kitlesel bir anti-kelle vergisi yürüyüşüne sahne olmuştu. Polis yürüyüşe katılanların sayısını yüz bin kişi olarak açıklamıştı. Yürüyüşün organizasyonunu üstelenen Tüm-Britanya Anti-Kelle Vergisi Federasyonu ise iki yüz bin kişinin katıldığını açıklıyordu. Büyük ve olaylı bir yürüyüştü. Kargaşa başladığında yürüyüş kolunun arka sıralarında yer alanlar saatlerce bekledikten sonra daha yeni yürümeye başlamışlardı, orta sıralarında yer alanlar ise yürüyüşün son bulacağı Trafalgar Meydanı’na varmamışlardı bile. Yürüyüş bir noktadan sonra polisle kitlesel bir çatışmaya dönüştü. Atlı polisin saldırılarının ardından Londra’nın merkezi birçoklarının ayaklanma şeklinde yorumladığı bir savaş alanına benzemişti.

O günle ilgili özel bir anım var. Trafalgar’da olaylar patladığında bir sıra atlı polis bizi başbakanlık binasının duvarlarına sıkıştırmıştı. Polis atları acayip iri yarı atlardı. Yanlarında cüceler gibi kalmıştık. Süvari polisler atları ufak adımlarla ha bire üzerimize sürerek kalabalığı iyice sıkıştırıyorlardı. Az ötede Doğan Tarkan karşısındaki süvari polise bir yandan sövüyor bir yandan da insafa çağırıyordu. Polisten hiç yanıt alamayınca bu kez doğrudan ata hitap ederek, İngilizce argoda polise ‘domuz’ denmesine atıfta bulunarak ‘Hey at, yakışır mı sana hiç, yoksa farkında değil misin sırtındaki domuzun?’ diye seslenir. Polisin tepkisini tahmin edersiniz. O gün polis atları ile çok yakından tanıştık…

İngiltere’de madencileri dize getirmekle ünlenen Thatcher hükümetine geri adım attıran ve Thatcher’in başbakanlığını sona erdirecek bir süreci tetikleyen «kelle vergisi karşıtı» eylemleri hatırlamakta yarar var.

Neydi kelle vergisi? Daha önceden konutların değerine orantılı olarak saptanan ve konut sahibinin ödediği vergi yerine getirilen ‘sosyal ödeme’, ya da halk dilinde ‘kelle-vergisi’ ile her bireyden eşit ve sabit bir vergi alınacaktı. Ama herkesi aynı şekilde vuran, en yoksul kesimlerle zenginleri aynı miktarda bir vergiyi ödeme yükümlülüğü altına sokan yeni bir belediye vergisi uygulamaya kalkınca ‘demir-lady’ namlı Margaret Thatcher baltayı taşa vurmuş oldu.

Kelle vergisi İngiltere ve Galler’de uygulanmasından bir yıl önce İskoçya’da yürürlüğe girmişti. Ama Muhafazakar Parti İskoç halkının genellikle daha radikal tepkiler verdiğini hesap etmemişti. Güya bir pilot uygulama olarak İskoçya’dan başlatılan kelle vergisi hemen tepkilere yol açtı. Bu tepkilerin İskoçya’da sağlam bir zemine oturması ve güçlenmesinin ardından aynı vergi Büyük Britanya’nın geri kalan kısmında uygulamaya konduğunda hareket hızla tüm ülkede büyüyerek yayıldı.

Sosyalist İşçi gazetesindeki yazıları okuduğunuzda sanırsınız bu hareketin başını kendileri çekmişti. Hâlbuki hiç de öyle olmadı.

«Kelle vergisine hayır» hareketi, daha başından tabandan yükselen bir kitle hareketi oldu. Hareketin merkezinde yer alan kelle vergisini ödemeyi red etmek ve topluca vergiyi ödememek fikri ise ilk olarak Glasgow’un yoksul mahallelerinden biri olan Pollok’ta, İngiliz İşçi Partisi içinde çalışan bir troçkist örgüt olan Militant tarafından önerilmişti. Kelle vergisine karşı ilk ‘anti-kelle vergisi sendikası’ bu bölgede kurulmuştu. Yiğidin hakkını yiğide verelim!

Topluca vergiyi ödememe kampanyası fikri ilk ortaya atıldığında birçok sol örgüt pek sıcak bakmamışlardı bu öneriye. Ancak kelle vergisine karşı kampanya hızla yayıldı. Kelle vergisini ödemeyi topluca red etme etkinliğine ek olarak, kitle seferberliklerini ve doğrudan eylemeleri içeren mücadele stratejisi tutmaya başlamıştı. Anti-kelle vergisi sendikaları ve komiteleri her mahallede oluşmaya başlamıştı - geleneksel ve merkezi örgütlenmelerin dışında geniş bir iletişim ağı yaratılıyordu.

Militant örgütünün başı çekmesine rağmen, süreç içinde solun geniş kesimleri bu siyasal etkinliğe dahil olmaya başladılar. Yeni eylem biçimleri sürekli geliştiriliyordu. Vergi formları açık toplantılarda, İskoçya’nın dağlarında, belediye binalarının önünde yakılıyor, bazı bölgelerde topluca geri gönderiliyor; ya da hatalı doldurularak gönderiliyordu. Bazı bölgelerde belediye çalışanları greve çıkıyor, ya da verginin uygulanmasına karşı sabotaj eylemlerinde bulunuyordu.
Artık kampanya tüm ülkede benzer etkinliklerle sürdürülüyordu. Belediyelerin önünde vergi formlarının topluca yakılması ya da çöpe atılması eylemleri ile geniş kesimler kampanyanın faaliyetlerini kendi bölgelerinde görme fırsatı buluyordu. Mahallelerde kurulan dayanışma komiteleri ile insanlara vergi ödememe kampanyasına nasıl katılabilecekleri anlatılıyordu. Resmi rakamlara göre, kampanya süresince vergi ödemeyenlerin ulaştığı en yüksek sayı 18 milyondu. Bu, ülkedeki tüm vergi mükelleflerinin yarısına yakın bir sayıydı. Toplumun yarısına yakını yasalara ters düşme kaygısı ile geri durmayıp vergiyi ödemeyi red etmişti!

Tabii Hükümet de boş durmuyordu. Belediyeler vergileri toplayabilmek için çeşitli yöntemlere başvuruyordu. Maaşlardan kesinti yaparak vergiyi almaya çalışıyor. Yasal yaptırım tehditleri savuruyor. Vergi ödemeyenleri küçük gruplar halinde mahkemeye çıkararak geri kalanları caydırmayı deniyordu. Ama bu yöntemler tam tersine tepmişti. Mahkemeye düşenlerle mahkemelerin içinde ve dışında dayanışma eylemleri başladı Kapıya gelen icra memurlarına karşı sokakta toplu direniş eylemleri örgütlendi. İcra memurlarının baskınlarına karşı evlerde barikat kurulması yaygınlaştı. Komşular arasında yeni yeni iletişim ve yardımlaşma yöntemleri gelişti.

Tüm-Britanya Anti-Kelle Vergisi Federasyonu başkanı ve Militant örgütü mensubu Tommy Sheridan protesto gösterilerine katılmasını engelleyen bir mahkeme kararına rağmen bir eyleme katıldığı için altı ay için hapse mahkûm edildi ve tutuklandı. Sheridan hapiste iken örgütü Militant içinde çalıştığı İşçi Partisi’ni terk edip bağımsız bir parti haline geldi. O da İskoçya Militan İşçi Partisi adayı olarak hapishaneden girdiği genel seçimlerde 6000 bin oy alarak Glasgow belediye seçimlerini kazandı. Bu gelişmeler, daha ileride kurulacak olan İskoçya Sosyalist Partisi’nin kuruluşunun kilometre taşlarını oluşturdu. Daha sonra Sheridan bu partinin milletvekili olarak İskoçya Parlamentosuna girdi.

Velhasıl, bu kitle hareketinin gelişmesiyle birlikte Thatcher hükümetinin bir dizi sistematik saldırının ardından başta maden işçileri olmak üzere işçi sendikalarını ezerek kurmayı başardığı düzen, aktif bir düzensizliğe dönüşmüştü. Margaret Thatcher’in Muhafazakar Partisi içindeki konumu da bu nedenle yara almıştı. Nitekim Avrupa ile ilişkiler konusunda parti içi ayrılıklar yüzünden parti başkanlık seçimi yenilendiğinde az bir farkla kazanmasına rağmen, 1990 Kasımında istifa edecekti. İstifasından kısa bir süre sonra da kelle-vergisi uygulamadan çıkarıldı. Kraliçe kendisine hizmetlerinden ötürü teselli mükafatı olarak bir nişan verdi.

Kitle hareketinin bir taban hareketi olarak örgütlenmesi, hem hareketin kitleselliğini hem de dayanıklılığını sağlamıştı. Somut ve basit bir hedefinin olması ve buna uygun düşen bir mücadele stratejisinin geliştirilmesi hareketinin hızlı bir şekilde yayılmasına ve gelişmesine yardımcı olmuştu. Taban örgütlenmesinin hareket içindeki belirleyici ağırlığı, koşullara uygun taktik mücadele biçimlerinin kitleler tarafından gecikmesiz yaratılmasını ve uygulanmasını kolaylaştırmış, mevcut burjuva ya da sol partilerinin bu hareketi manipüle etmesine izin vermeyen bir yapı sağlamıştı.

Başarılı bir kitle hareketinin güzel bir örneğiydi İngiltere’de 20 yıl önce yaşananlar.

Dario Navaro
6 Nisan 2010
Londra

Hırant'ı anarken


Hırant'ı anarken

18-01-2010
19 Ocak 2007 günü Hırant Dink öldürüldü...

Agos gazetesi bugün internet sitesinden özel bir yayın yapıyor. Gazetenin kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hırant Dink'in Agos'un kapısının önünde uğradığı suikastın sonrasında, haber bültenlerinin ard arda montajlanmış bir derlemesinden oluşan bu özel yayın, gün boyunca www.agos.com.tr adresinden izlenebilecek.

Ben az önce izledim. 3 yıl öncesinin trajik olayını unutmak mümkün değilse de o günün aktüel gelişmelerini televizyon ve gazete haberlerine yansıdığı şekliyle yoğun bir biçimde izlemek o günleri tekrar yaşamak gibi oluyor.

Hırant’ın öldürülmesi üzerine üç yıl önce yazdığım yazıda güvercinden ziyade Anka Kuşu’na benzetmiştim Hırant Dink’i. 80 küsur yıllık Cumhuriyet tarihinde kendi halkının tarihsel sorunlarına eğilen ve bunu tartışmaya açmaya çalışan neredeyse tekil bir örnek olduğu için.

Cenazesi ise Türkiye için mucizevi bir gelişmeydi. Yüz binlerce insanın Hrant’ın kimliğinde ezilen bir azınlık halkla dayanışması gerçekten eşsiz, olağanüstü bir durumdu. Sanırım, insan haklarının ihlallerine tepki bağlamında Türkiye için tarihe bir tepe noktası olarak geçecektir.

O günlerdeki atmosfere bakarak, kendi ölümü ile Hırant’ın özlediği daha toleranslı ve daha insancıl bir Türkiye’ye doğru bir adım atıldığı kanaatine varmıştım. Üç yıl sonra bu konuda kuşkularım var. Bunu sadece yargıda adalet arayışlarının sonuçsuz kaldığı için söylemiyorum. Ne de olsa bir üst yapı kurumu olarak yargının değişebilmesi için öncelikle toplumun ve toplumsal değerlerin değişmesi gerekiyor. Ancak tam da bu konuda tökezlediğimizi sanıyorum.

Yüzbinlerce insanın ‘Hepimiz Hırant Dink’iz. Hepimiz Ermeniyiz’ sloganlarıyla yürümesini bahane eden milliyetçilerin tepkileri farklı etnik kimlikleri ve kültürleri içeren çoğulcu bir toplumsal gelişmenin önünü kesmeye yönelikti.

Ardından, Türk Tarih Kurumu başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun ‘Elimde Ermeni dönmelerinin listeleri var’ sözleri ile başlayan tartışma bir azınlık avına dönüştüğünde, kendisini de hedef tahtasında bulan Cumhurbaşkanı Gül’ün bile otantik Türk olduğunu kanıtlama çabalarına girdiğini gördük.

Kısa sürede 20 binden fazla imza toplayan Ermenilerden özür dileme kampanyası ise yasal tehditler, imza listelerinin milliyetçi İnternet sitelerinde yayınlanması ve imzalayanların hedef gösterilmelerinin ardından sekteye uğradı.

Ergenekon soruşturması ve Kürt açılımı ile ülke demokrasisinin bir atılım gösterebilme potansiyelinin önü ise hükümetin özellikle Kürt sorunu ve DTP’nin kapatılması konularındaki en azından pasif diyebileceğimiz tavrı sonucunda kesilmiş bulunuyor.

Başbakan’ın ‘halkın sabrını taşırmayın’ ikazı ise hızla gelişmekte olan milliyetçi tepkiye tuz biber ekerek Kürt düşmanlığının yaygınlaşmasının sinyali oldu.

Hırant Dink’in özlemini duyduğu, tüm azınlıkların huzur ve eşitlik içinde yaşayabileceği hoşgörülü bir Türkiye’den hala çok uzaktayız.

Demokrasi sınavı acil bir görev olarak önümüzde duruyor.

Dario Navaro
19/1/2010

Vatan hainliği enflasyonu sürüyor


Vatan hainliği enflasyonu sürüyor

11-12-2009
Gençlik yıllarımda bu işler ne kadar basitti. Tek bir vatan hainimiz vardı. Şiirlerini okurken yakalanan öğrenciler okuldan uzaklaştırılır, dolabında şiir kitabı bulunan yedek subay adayları erbaş olurlardı. Onu savunanlar komünist, ona atıp tutanlar ise vatanseverdi.

Genç Cumhuriyet’in ve Türk halkının en büyük şairlerinden, belki de en büyük şairi olarak tarihe geçecek olan Nazım Hikmet vatanseverlerin barikatını aşıp ülkesine dönemedi hayatının sonuna kadar. Vasiyetinde, ‘Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni’ diyordu, Türkiye hala Nazım’ın bu son dileğini yerine getirebilme olgunluğuna ulaşmış değil.

Bugünkü durum ise hepinizin malumu. Bu sabah Hürriyet gazetesini açtığımda memlekette vatan hainliğinin ne boyutlara ulaştığını bir kez daha okumak fırsatım oldu. Bırakın marjinal hareketleri, azınlıkları, demokratik çözüm arayışındaki aydınları, vs., vs., ülkenin iktidar ve ana muhalefet partileri birbirlerini ihanet ile suçlar oldular. Baykal ve Bahçeli AKP’yi ‘Demokratik Açılım’ nedeniyle ‘hıyanet’ içinde olmakla suçlarken, İçişleri Bakanı Atalay, yok ‘esas hainlik’ sizin yaptığınızdır diyor.

Merak ettim, Google’ladım: ‘vatan ihaneti’ sözlerine karşılık tıklanacak 4 milyon 980 bin sayfa çıktı. Karşılaştırmalı olsun diye aynı anlama gelen İngilizcesine baktım: ‘high treason’ 1 milyon 460 bin sonucunu verdi. Doğrusu İngiltere’de sözünün bile edildiğine pek rastlamadığım bir konu için biraz yüksek göründü bu sonuç, biraz inceleyince çoğunun bilgisayar oyunları ya da tiyatro ile ilgili olduğunu gördüm. Gerçekten de İngiltere’de hiç kimsenin vatan ihaneti ile suçlandığını duymadım. Hatta Sovyetler Birliği için casusluluk yaptıkları ortaya çıktığında Sovyetlere sığınan meşhur ‘Cambridge Casusları’na bile hain olarak bakılmaz, daha çok bu işi ideolojik nedenlerle yapmış saf idealistler olarak görülürler genelinde. Ülkesinden gurur duyan bir insanın doğal tavrı böyle olur diye düşünüyorum.

Ama gel gör bizdeki durumu. Örneğin, Altemur Kılıç soruyor bir makalesinde: ‘vatan haini bu kadar bol, başka bir ülke var mıdır?’ diye. Neredeyse övünecek Türkiye bu konuda en başta yarışıyor diye. Yüzlerce aydının yanı sıra 100 binlerle sayılabilecek insan toplulukları de payını alıyor vatan hainliği suçlamasından. Tabii vatan hainlerinin katlinin vacip olduğunu hatırlatmayı ihmal etmiyor yazısının sonunda.
.
Elbette Türkiye tek örnek değil bu konuda. Vatan ihaneti ile aynı anlamla yüklü olan ABD’de ‘anti-Amerikancı’, eski SSCB’de ‘sosyalizm düşmanı’ ya da İsrail’de ‘kendisinden nefret eden Yahudi’ yaftaları sistem karşıtı muhalif unsurlara karşı toplumdan dışlayıcı bir kavram olarak her zaman kullanıldılar. Amaç hep hakim ideolojiden farklı görüşleri savunanları bastırmak ve sindirmek oldu.

Bizde de öyle oluyor. Türkiye’de birçok konudaki kalıplar zorlanıyor. Hızla gelişen bir ekonominin ve modern sınıfların demokratikleşme yönündeki reflekslerine Ermeni soykırımı tartışmaları ve Kürt sorunu da eklenince eskiyle yeni arasında ihtilaçlı bir çatışmanın süreceği kaçınılmaz görünüyor.








YORUMLAR
Son 1 Yorum
yasar denkler | 16-01-2010 18:25:58
vatan hainliği ile suçlananlar yerinde ve zamanında cezalandırılmaz da sulandırılırsa maalesef hainlik enflasyonu yaşanıyor

Banksy!


Banksy!

01-09-2009

Banksy İngiltere’de bir sanat fenomeniymiş meğerse.

Kızımın hatırı için, kimliğini özenle gizli tutan bu grafiti artistinin Bristol Müzesi’ndeki sergisine gitmek üzere Londra’dan yola çıktığımızda müzede çok uzun bir kuyruğun bizi beklediğini önceden tahmin ediyorduk. Müzeye ulaştığımızda, müzenin önündeki insan kalabalığını görünce ilk tepkimiz güneş altında saatlerce pişeceğimize yanmak olmakla birlikte, aynı zamanda gerçek bir popüler sanat olayı ile karşı karşıya olduğumuzu da kavramış oluyorduk. Müze görevlisine göre serginin açık olduğu bir ay boyunca günde gelenlerin sayısı genelinde müzeyi bir yılda ziyaret edenlerden daha çokmuş. Biz de dört saat sırada bekledik müze kapılarından içeriye girebilmek için.

Bansky, şehir duvarlarına çizdiği resimlerinde sosyal, siyasi ve moral konulardaki alaycı ve müstehzi yaklaşımıyla tanınıyor. Sergideki resimlerinde ve müzenin demirbaş parçalarına yaptığı muzipçe eklemelerindeki esprili yaklaşımı karşısında ister istemez gülümsüyor insan. Tuvallerinin birinde kasklarıyla ve tam teçhizatlı kıyafetleriyle çevik kuvvet polislerini resimlemiş, ancak cop yerine ellerinde çiçek buketleri taşıyan polisler kırlarda baharı kucaklarcasına zıplaya zıplaya koşuyorlar. Bir diğer resminde, İngilizlerin ‘Pazartesilerden nefret ediyorum’ sözünü yoksul 3. Dünya çocuklarının atletlerine basılı olarak gösteriyor. Banksy’nin gönlünün ezilen ve sömürülen insanlardan yana olduğu görülüyor, lakin İngiliz çalışanlarının rahata düşkünlüklerini iğneleme fırsatını da kaçırmıyor.

İngiliz parlamentosunu tüm haşmetiyle görüntülediği resimde ise herkes maymun. Sadece vekiller değil, balkonlardaki seyirciler de maymun. Sanırım o maymunları parlamentoya seçenlerin de maymundan farklı olmadıklarını varsaymak için maymundan daha yüksek bir IQ gerekmiyor. Parlamentoyla olduğu gibi bunun da ötesinde toplumun bütünüyle de dalga geçiyor Banksy. Popülaritesinin sırrı herhalde güncel olaylar karşısında sergilediği bu eleştirel reflekslerden kaynaklanıyor.

Benim en çok dikkatimi çeken geniş boyutlu bir başka resim oldu. Tuvalde, beyaz bir duvara büyük harflerle ‘Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!’ sloganı yazılmış, altında da kapüşon ceketli tipik anti-kapitalist, ya da çevreci bir gencin diz çökmüş resmi var: elinde fırça, yazmayı bitirdiği sloganı ünlem işareti ile noktalarken. Bir vakitler birçok sol yayına alt başlık olarak seçilen Komünist Manifestosu’nun bu ünlü çağrısını Bristol Müzesinde de olsa hatırlattığı için ısındım bir an Banksy’ye.





Ama Banksy bu… Resimlerinde hiçbir şey ilk göründüğü gibi değil. Kapüşonlu gencin biraz ötesinde, sarı renkli yeleğiyle bir belediye temizlik görevlisini çağrıştıran bir işçinin resmi var; bir elinde kireç kovası diğerinde uzun kulplu bir badana fırçası. Yüzünde ya bir tebessüm, ya da belki pişkince sırıtıyor.

Banksy’nin resimde sergilediği sahne yabancı olmadığımız bir olguyu betimliyor. Toplumda egemen olan ideoloji egemen sınıfın ideolojisidir.

Kapitalizmin krizine rağmen ideolojisinin dayanıklılığına bu aralar bir kez daha şahit oluyoruz. Finans, otomotiv ve diğer bazı sektörleri iflastan kurtarmak için İngiliz hükümetinin hazineyi ve ülke mali kaynaklarını talan ederek büyük miktarda paraları bu özel şirketlere akıtmasının toplumda yarattığı tepkiye karşın, ideolojik bir sistem olarak kapitalizm şaşılacak derecede hafif yaralarla atlatmış görülüyor bu son krizini. Kitlesel bir toplumsal ya da siyasi hareketin yükselmediği bir ortamda egemen ideoloji tüm gücünü korumaya devam ediyor.

İngiltere’de ‘anti-establishment,’ yani düzen karşıtı olarak tanımlanman yeni kuşak aydın ve sanatçıların toplumsal ve siyasal bakış açılarını ve eleştirilerinin sınırlarını bu siyasal istikrar ortamın çizdiğini, ya da en azından etkilediğini düşünüyorum..

Politik, sosyal ve ahlaki mesajlarını esprili ve incelikle sunduğu için Banksy’nin sergideki resimlerini sevdim, kızım da sevdi, ancak birçok resmindeki alaycılığın genel bir karamsarlığı bazen yansıttığını, bazen ise örttüğünü sanıyorum.

Dario Navaro
Londra 31.8.2009




YORUMLAR
Son 2 Yorum
Chianna Chianna | 21-09-2011 08:17:05
Thanky Thanky for all this good infroamtion!
caner  ekin | 19-09-2009 16:07:50
Komünist Manifesto’nun çağrısını gördüğü için sevinen bir insanın yazısını okumak güzel. Hele ki böylesi bir derinlik ve kavrayıcılıkdaysa. Ellerinize sağlık. Lütfen daha sık yazın. Sevgiler…

4. Sınıf Vatandaş!


4. Sınıf Vatandaş!

25-09-2008
Azınlıkların Türkiye’de ikinci sınıf vatandaş olduklarını ne hatırlatmak ne de tekrarlamak gerekmiyor. Zaten ikinci sınıf vatandaşı olmayan ülke mi var yeryüzünde? Ha 1.sınıf ha 2.sınıf, ne fark eder diyeceksiniz? Hangi birimiz uçağa bindiğimizde first class seyahat ediyoruz ki? Gerçi, “Ne mutlu ki 2.sınıf yurttaşım” diye kendi kendine ajitasyon çeken kimseye doğrusu hiç rastlamadım, ama herhalukarda sınıfıyla şişinmek olsa olsa Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya romanındaki vatandaşlara özgü bir retorik dilidir diye düşünüyorum.
Neyse, ben bu işler böyle gelmiş böyle gider derken, geçen hafta sonu vatandaşlık klasmanımda bir metamorfoza uğradım.  Cumartesi gecesi 2.sınıf vatandaş olarak yattım, sabahleyin 4. sınıf vatandaş olarak kalktım.
Bir makale okudum yaşamım değişti diyemeyeceğim, ama Pazar gazetelerini kahvaltıda okurken yurttaşlık pozisyonumda bir düşüşe uğradığımı gördüm. Radikal’in ekinde Baskın Oran’ın “Ulus-devleti nasıl bilirsiniz?” yazısını okumasam 2.sınıf bir yurttaş olarak mutlu, ya da mutsuz bir şekilde yaşamaya devam edecektim. Meğerse sadece aldatıyormuşum kendimi.
Baskın Oran’a göre TC vatandaşlarını fiilen dört hiyerarşik sınıfa bölmüş bulunuyor:
1. Sınıf yurttaşlar: Hanefi, Sünni, Müslüman Türkler.
2. Sınıf: Müslüman olup da Türk olmayanlar ve Aleviler. Çerkezler, Pomaklar, vb. gibi “Türk kültürüne bağlı” sayılanlar Türk soyundan olmadıkları için ikinci sıradadırlar. Aleviler ise Sünni olmadıkları için.
3. Sınıf: Kürtler. Asimilasyonu reddettikleri için üçüncü sıradadırlar.
4. Sınıf: Gayrimüslimler. Asimile edilmeleri imkânsız sayıldığı için son sıradadırlar ve gerek maddi varlıklarının Müslümanlara transferi (en başta Varlık Vergisi!) için gerekse ülkeyi terk etmeleri için Cumhuriyet tarihi boyunca sistematik politikalar uygulanmıştır.
Gördüğünüz gibi bir makaleyi okuma süresi içinde sandığımdan iki yurttaşlık kategorisi daha aşağıda buldum kendimi. Gerçi hep en altta güreşiyormuşuz, ama artık konumumuz ‘bilimsel’ bir nitelik kazanmıştı.
Daha sonra Oran’ın gene de insaflı davrandığını düşünmeğe başladım. Ya sınıflandırmasını Osmanlı’nın devşirdiklerini, kılıçtan dönenleri, İttihatçı’ların kılıç artıklarını ilh., ilh. de hesaba katsaydı. Üstelik mutlaka bu etnik kategoriler içinde de farklılaşmalar olduğuna göre liste iyice uzayabilirdi, gayrimüslim azınlıklar hep en alt sırada kalmak kaydıyla.
Gene de 4.sınıf pek hoş gelmiyor kulağa. Bir vakitler 3.sınıf tren bileti vardı ama Devlet Demiryolları bile 4.sınıfa gerek duymamıştı. Nasıl yapsak etsek de bir sınıf atlasak? Kürtlerin üzerinden atlamayı, ya da onları sollamayı denesek? Turgut Özal yirmi küsur yıl önce sayılarının on milyon olduğunu söylemişti. Sayıları elli bini pek aşmayan 4.sınıf vatandaşların sanmıyorum bu yarışmada fazla bir şansları olacağını?
Kibarca, ‘lütfen müsaade edin aranızdan geçelim’ desek, ‘görmüyor musun kardaşım biz de ilerlemeye çalışıyoruz’ demezler mi? Bu taktik tutmayacak.
Farklı bir yöntem düşünmek gerekiyor. Teknik iş alanlarında yükselmek için uygun bir yöntem grup yöneticisini harcamak yerine onun terfi etmesini sağlamaktır. Böylece ondan boşalan yeri başarılı bir başka eleman doldurabilir. Bence Kürtlere bu taktiği uygulamamız gerekiyor. Kürtleri 2. lige şutlayabilirsek, ver elini 3. lig!
Sanırım Türkiye’de demokrasinin sorunları giderek birikti; azınlıklar sorunu bu sorunlar kütlesi içinde sadece küçük bir parçacık, Kürt sorunu ise belli başlısı. Kürt sorununu barışçıl ve demokratik olarak çözülmediği sürece ülkemizdeki bütün demokratik kurumların tehdit altında olmaları kaçınılmazdır, demokrasinin sınırlarının genişlemesi ise boş bir hayal.
70’li yıllarda geri ülkelerde demokratik görevlerin ancak “geçerken”, yani sosyalizm mücadelesinin bir yan ürünü olarak başarılabileceğini düşünürdüm. Bugün Türkiye’de Kürtlerin demokratik haklarını savunamayan bir işçi sınıfının ne sendikal ne de siyasal bir birlik oluşturmasının mümkün olamayacağını düşünüyorum. Sosyalist hareket için de aynı şeyi söylemek mümkün. Kürt sorunu Türkiye ve demokrasisi için bir sınav.
İki olumlu faktörden söz edebiliriz. Birincisi, Demokratik Toplum Partisi (DTP) gibi bir partinin varlığı ve mecliste yer alması. Kapatılma davasına karşı savunmasında da net bir şekilde görülüyor: DTP demokrasi konusunda önemli bir kazanım ve Kürt sorununun demokratik çözümü için belki de son on yılların en iyi fırsatını tanıyor Türkiye’ye. Kadınları siyasete katılımını sağlama konusunda ise Dünya çapında örnek alınacak bir yaklaşım sergiliyor.
İkicisi, memleketteki en iyi beyinlerin günümüzde insan hakları ve demokrasi yönünde seferber olmasıdır. Giderek daha çok yazar, aydın ve sanatçı DTP’nin kapatılmaması talebini dile getiriyor. Bu talep ve ses yükseldikçe sendikalarda da yankılanması beklenmelidir. Sınıfı parçalama potansiyeli taşıyan bir konuda sendikaların pasif kalmayacaklarını ummak gerekir.
Kısacası, bugün Türkiye’de demokrasi için bir şansımız var.
Malmö’de “Başka bir Dünya mümkündür ” diye insanlar yürürken bizim de “Başka bir Türkiye mümkündür” diye hayal etmemiz yerindedir.




YORUMLAR
Son 3 Yorum
Adem Saykin | 26-09-2008 03:22:25
Son yillarda AB nin Turkiyedeki azinliklar tanimina yeni bir boyut katmaya calismasi ve bazi akademisyenlerin buna acimasizca destek vermeleri kabul edilir degildir.Ankara Uni den Sayin Baskin Oran Hocami esefle kiniyorum.

DTP Kapatılmasın!


DTP Kapatılmasın!

26-06-2008
Bugünkü gazeteler Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı´nın Anayasa Mahkemesi´ne giderek DTP'yi kapatma davasıyla ilgili görüş bildirdiğini yazıyordu. Savcı özetle DTP için ´Teröre destek vermekte adeta terörizmin kontrolü altındadır. Bu nedenle kapatılmalıdır.´ demiş.
Bunu okuyunca, geçmişte İngiltere´de az çok aynı argümanlara dayanarak, İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu İRA´nın siyasi kanadı olmakla suçlanan Sinn Fein Partisi´nin kapatılmasının talep edildiğini anımsadım.  İngiltere hükümeti, Sinn Fein başkanı Gerry Adams´ın radyo ve televizyonlarda kendi sesiyle konuşmasının izlenmesini bile yasakladı, ama Sinn Fein kapatılmadı.  İrlanda mücadelesi uzun bir süre aldı ve de pek çok insanın yaşamına mal oldu. Her ne kadar İRA´nın baştan hedeflediği biçimde sonuçlanmadıysa da İrlanda sorunu çözüme ulaştı.  Bu süreçte Sinn Fein´in siyasi etkinliği belirleyici bir rol oynadı.  İngiliz burjuvazisi İrlanda sorununu ancak Sinn Fein´le masaya oturarak çözebileceğini doğru saptamıştı.

Kendi meselemize dönersek, AKP´ne açılan davayı da hesaba kattığımızda Cumhuriyet Savcılığı´nın siyasi partileri kapatma konusunda verimli bir şekilde çalıştığı gözleniyor. Ancak burada iyi işlemeyen ne yazık ki Türkiye demokrasisi…  Siyasal gündemde toplam seçmen sayısının yüzde ellisinden daha fazlasının oyunu alan iki partinin idari yöntemlerle kapatılması söz konusudur.

Yazının başlığından DTP ile AKP´yi aynı kefeye koymadığım açık. AKP az ya da çok, ama sonuçta şeriat rejim özlemi olan bir parti -ayrıca egemen sınıfın önemli kesimleriyle uyum içinde olan bir iktidar partisi. Her ne kadar idari yöntemlerle kapatılmasına karşı çıkmak demokrasinin savunulması açısında doğru olsa da, AKP´nin geleneksel bürokrasi ile çatışmasının sonuçlarının Türkiye´de demokrasinin gelişmesi doğrultusunda bir katkısı olacağını sanmıyorum. Bu açıdan AKP´nin savunusunu demokratik bir platformun ekseni olarak görmüyorum.

Buna karşın, DTP´yi kapatma davasına karşı oluşturulacak bir hareketin Türkiye´nin demokrasi mücadeleleri tarihinde yeni bir sayfa açma potansiyeli vardır. Kürt ulusal sorununun çözümüne ilişkin yaklaşımlarından bağımsız olarak, DTP Türkiye´de küçümsenmeyecek bir azınlığın temsilcisidir. Kürtlerin demokratik temsil haklarını savunma eylemi Türkiye´de demokrasinin sınırlarını genişletmeye yarayacaktır.  Bu eylemin kitlesel bir boyut kazandığı ölçüde toplumun tüm baskı altındaki kesimleri daha rahat bir nefes alabilecek ve kendilerine olan güvenleri artacaktır. Üstelik yukarıda Sinn Fein örneğinde de olduğu gibi DTP, ya da ardından gelecek benzer yapılanmalar Kürt sorununun Türkiye´de çözüme ulaşmasının temel unsurlarından biri olmaya adaydırlar.

Son dönemde sol kesimler ile DTP arasında bir ´Çatı Partisi´ tartışması sürüyor. Sol kesimdeki bu tür birlik girişimlerine 12 Eylül darbesinden çıkış sürecinde birçok kez tanık olduk. Bu tip girişimlerde çoğu kez sağlam çatılı bir yapıdan çok kamp çadırları kuruldu, ya da dizi dizi ilkelerin yazıldığı metinlerin malzeme olarak kullanıldığı iskambil kağıdından şatolar. Umarım aynı hataya tekrar düşülmez ve birlik süreci anlamlı bir mücadele ile pekiştirilir. Bugün için ´DTP Kapatılmasın!´ talebinin ve bunun için verilecek mücadelenin sağlam bir birliğin oluşturulmasında güvenli bir başlangıç olacağını düşünüyorum.

Bu yazıyı bugünün Independent gazetesinde gözüme ilişen küçük bir haberi aktarmakla bitireyim. Gazete İRA´nın yasaklanmış örgütler listesinden çıkarılacağı haberini veriyor. İngiliz hükümetinin terörizm uzmanı Lord Carlileie göre listede kalmaları artık ´fuzuli´ olmuş. Darısı başımıza diyeceğim geldi…




YORUMLAR
Son 2 Yorum
zeynel can | 27-06-2008 23:05:50
Sevgili Daryo yazina tamamen katiliyorum. Fakat Turkiyede ki esas sorun,burjuva hukukuna gore dahi antidemokratik olan 82 fasist anayasasindan kaynaklanmaktadir. Turkiye bu anayasa ile yonetilmeye devam ettikce, hic bir demokratik acilim mumkun degildir. Bu kafalarla sekillenen ve yonetilen parlemento dan akilciligin ustun oldugu Ingiltere turu bir acilim beklemek maalesef mumkun degildir.

AtlasJet Komplo Teorisi



AtlasJet Komplo Teorisi

08-01-2008

Son yıllarda ortalıkta o denli çok komplo teorileri dolaşıyor ki; bunların çoğunu deli zırvası olarak değerlendirilenlerden bile bir başka komplo söz konusu olduğunda ‘bak işte o bal gibi gerçek’ yanıtını almanız pekâlâ mümkün. Günümüzün komplo teorileri menüsü artık herkesin kendi meşrebine uygun bir komplo teorisi bulabileceği kadar zengin seçeneklerle dolu görünüyor.
Ama nerede ve nasıl üretiliyor komplo teorileri? Düzene ve düzenin kurumlarına güvenini yitirmiş kitleler için bir sorgulama, tepki ve de alternatif açıklama getirme işlevi mi görüyorlar, yoksa birileri bu teorilerin ardına saklanarak kamuoyunu belli amaçlar etrafında toplamaya ve yönlendirilmeye mi çalışıyor?
En son komplo teorisi Isparta’da 30 Kasım 2007’de düşen AtlasJet uçağı ile ilgili. Bu komplo teorisine göre uçağın düşüş nedeni bir kaza değilmiş... Uçağı, dünya çapında bir bilimsel buluşa imza atmaya hazırlanan Türk bilimcilerini ortadan kaldırmak için yabancı güçler düşürmüş...
Atlas projesindeki görevlilerden bir nükleer fizikçinin geçen hafta Kartalkaya’da kayak yaparken pistte bir kaza geçirmesi ile basında bu komplo teorisine bir kulp daha takılmış oldu. Kayak kazası komplo teorisini doğrular nitelikte bir olay olarak yorumlandı.
Elbette ki herkes bu son komplo teorisini savunmuyor ve komplo teorisindeki ‘şaklabanlıkları’ ortaya koyan birçok açıklayıcı yazı İnternet’te yayınlandı. Ancak komplo teorisinin kazanın ardından gecikmeksizin ortaya atılması ve hızla yaygınlık kazanması kendi başına ilginç bir olgu. Aklıma ilk gelen komplo teorileri ile yoğrulmuş bir ortamda bunun kendiliğinden bir tepki olabileceği ve kitlelerin sezgisel olarak bu kazayı aynı şekilde yorumlamış olabilecekleriydi.
Bu sorunun yanıtını, en azından kısmi bir yanıtını,  Yeniçağ gazetesi köşe yazarlarından Vedat Yenerer’in 9 Aralık 2007’deki yazısında buldum. Yenerer’in ‘Masonlar ve dinciler el ele vermiş!’ başlıklı yazısından bu komplo teorisinin de diğer birçok komplo teorisi gibi dışarıdan ithal edildiğini öğreniyoruz.
Komplo teorisinin mucidi olan Dr. Muhammad Shamsaddin Megalommatis’in, American Chronicle sitesinde yayınlanan ‘Isparta Cinayeti: Türkiye’ye Karşı İlan Edilmemiş Olan Savaş’ adlı köşe yazısında uçak kazasının Türkiye’ye karşı başlatılmış olan savaşın ilk harekâtı olduğu iddiası yer alıyor. Türkiye’ye karşı savaşan tarafı eğer merak etiniz ise, bu Fransa merkezli meşhur Dinsiz  (ya da Dönek) Farmason Locası (Apostate Freemason Lodge). Daha önce bu güçlü düşmandan bihaber idiyseniz merak etmeyin yalnız sayılmazsınız, ben de duymamıştım. Ne var ki Dr. Megalommatis kafayı bu Fransız Locası’na takmış ve onları hedeflediği Ortadoğu stratejisinin önündeki temel engel olarak belirlemiş.
Ortadoğu için öngördüğü stratejiye gelince, bu Büyük Ortadoğu diye bilinen projenin seküler bir sürümünü içeriyor: Büyük Ortadoğu Projesi'ndeki Türkiye’deki ılımlı İslam rejiminin yerini, eski Osmanlı topraklarını laik ve modern bir temelde yeniden birleştirebilecek olan Kemalizm alıyor. Bu stratejinin gerçekleşebilmesi için önerilen ilk adımlara gelince, bunlar içinde AKP iktidarına karşı bir darbenin ardından Türkiye’nin Irak’a girmesi ve Kuzey Irak’ı ilhak etmesi, böylece de Kürt sorununu nihai bir ve ‘doğru’ bir biçimde çözmesi yer alıyor. Dr. Megalommatis’ göre Türkiye’nin hegemonik güç olacağı bir Ortadoğu aynı zamanda İran’ın yayılmasına karşı da sağlam bir cephe oluşturacaktır.  Bu stratejinin diğer aktif unsuru ise Filistinlileri topraklarından tümüyle sürecek olan İsrail. Kısacası, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirecek bir öneri paketi. Gel gör ki Dinsiz Farmason Locası bu yönde bir gelişmeyi engellemek amacıyla stratejinin temel direği olan ve nükleer bir güç olma potansiyelini içeren Türkiye’yi çökertmeye çalışıyor. AtlasJet komplo teorisi de işte böylesi bir çerçeveye oturuyor. Dr. Megalommatis’ten herhalde daha mütevazı bir komplo önerisi beklenemezdi…
Türk milliyetçiliğini pohpohlayan bu Ortadoğu stratejisinin Yenicağ yazarını etkilemiş olmasına şaşırmamak gerekir; keza didiklenerek ithal edilen bu komplo teorisinden yararlanarak Türkiye’de yeni ihanet odaklarının hedef olarak gösterilmesi ve saldırgan bir milliyetçiliğin propagandasının yapılması da işin tabiatına uygun düşüyor.
Ancak siyasi ve iktisadi gelişmeleri komplo teorileri ile açıklamaya çalışmanın kaçınılmaz olarak gerici amaçlara hizmet ettiğini AtlasJet komplo teorisi örneğiyle ile bir kez daha görmüş olduk.  Eğer kitlelere mal olmuş herhangi bir komplo teorisine sezgisel olarak ulaşıldığı sanılıyorsa,  en azından bu sezginin felsefeci Bertrand Russell’in tarif ettiği şekliyle, bir ‘tahlil edilmemiş önyargılar yığını’ olabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.