23 Nisan 2017 Pazar

Referandum rejim krizini çözmeyecektir.


Zaten referandumda oylanacak değişiklik paketinin krizi çözmek gibi bir amacı da yok. Bu düzenlemelerin amacı sadece şimdiki Anayasa’ya ters düşen Cumhurbaşkanlığının fiili durumunu yasallaştırmak, halen OHAL’de uygulandığı şekliyle, kanun hükmünde kararnamelere dayalı bir yönetim tarzını sürekli kılmak çabasıdır.
C2ojsTXWEAImyz3-294x300
Yoksa, kozmetik olsun diye eklenen birkaç madde dışında, demokratikleşmenin, insan hakları ve sosyal hakların genişletilmesinin, vs. bu pakette esamesi okunmuyor. 

Fırtınanın gözünde olma misali, ne hükümetin ne de Cumhurbaşkanının yaşanan kriz konusunda iç ve dış mihraklar eksenli bir popülist söylem ve komplo teorileri dışında bir değerlendirmeleri, dolayısıyla da bir çözüm arayışları yok. Doğrusu muhalefetin de yok.. Halbuki 12 Eylül rejiminin günümüze kadar inişli çıkışlı olarak süren siyasi krizinin son yıllarda derinleşmesi söz konusudur. Çözülmesine ihtiyaç duyulan, etkilerini her alanda hissettiren ve toplumsal açıdan yüksek maliyeti olan tam da bu rejim krizidir. 

Krizin özellikle son yıllarda derinleştiğini söylüyoruz, zira 2002 yılında iktidara gelen AKP toplumsal desteğini ve hızla gelişmekte olan orta Anadolu burjuvazisinin gücünü de değerlendirerek devlet yönetiminde bir süreklilik, ekonomide de büyüme sağlamıştı. Avrupa’nınAvrupa Birliğine katılma bağlamında, Türkiye’ye sağladığı destek de, sosyal ve insan hakları alanında geçmiş dönemlere oranla belirgin bir rahatlamaya yol açmıştı. Devletin sıkı gözetimi altında da olsabasın özgürlüğü ve insan hakları konusundaki baskılar azalmıştı, en azından yargısız infaz uygulamalarının önü kesilmişti. Yeni Ortam’ın bir gazetecisi 2011 yılında durumu şöyle açıklıyordu: Değişen pek fazla bir şey yok, ancak artık gazetecileri öldürmüyorlar, sadece tutukluyorlar’. 

AKP iktidarının ilk yıllarındaki gelişmelerin belki de en önemlisi, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye’nin en temel sorunu olarak görülmesine rağmen çözülmesine yönelik en ufak bir adımın atılmadığı Kürd sorununa yönelik bir ‘Çözüm Süreci’nin ve Kürd özgürlük hareketiyle bir diyaloğun başlatılmasıydı. Ancak, AKP’nin bir resmi tarihçisinin belki ileride AKP iktidarının altın yılları olarak tanımlayacağı bu dönem uzun sürmedi. 

Bugün yaşanan baskı ve şiddet ortamı ile 2013’e kadar olan dönemdeki ortam arasındaki farkı bir fotoğraf ile anlatmak mümkün olsaydı, örnek vereceğim fotoğraf 15 Nisan 2015’te Diyarbakır’da yapılan Ermeni ve Süryani Soykırımı’nın 100. Yılını anma toplantısında çekilmiş olurdu. Bu fotoğrafta, anma toplantısındaki üç konuşmacının, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gülten Kışanakve Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin yan yana durdukları görülürdü. Bugün Demirtaş tutuklu, keza Kışanak, Elçi ise öldürüldü.  Sur’da bir anma toplantısını ise herhalde Diyarbakır’da kimseler akıllarından bile geçirmiyordur. 

Rejim krizinin en açık ifadesi başarısız darbe girişimi ve ardındahükümetin başvurduğu OHAL ve KHK’ler oldu. TSK’nın en üst kademelerinden başlayarak devlet kuruluşlarında çalışanlara yönelik yürütülen kitlesel boyuttaki tasfiyelerin ülke tarihinde bir benzeri yok. Darbe girişiminin hemen ertesinde yönetimin ve Cumhurbaşkanının acil bir ‘güven krizi’ ile karşı karşıya olduklarını, güvenebilecekleri bir ekiplerinin olmadığını yazmıştım. Bu güven krizinin katlanarak artığını görüyoruz.  Erdoğan, referandum sürecinde partisinin kurucu elemanlarının çoğunun desteğinden emin olmadığı gibi Meclis’te AKP milletvekillerinin gizli oy kullanmalarına bile kuşkuyla bakılmaktadır.  Oy tabanına da ‘Ahiretinizi tehlikeye atmayın’ demek ne anlama geliyor ki. Suriye’de talimatını verdiği operasyonun kısa kesilmiş olması da ayrı bir sorun.  

Rejim krizinin bu düzeye gelmesinde etken olan son yılların birçok olayı akla geliyor. 2008-12 arasında açılan Ergenekon ve ardından Balyoz davalarında dahil edilen sanıkların seçimindeki tutarsızlıklar, davaların birleştirilerek hukuksal olarak çözülmesi imkânsız hale getirilmesi devletin yargı ve yürütme organlarında ciddi sorunlar olduğuna işaret ediyordu.Mayıs 2013 Gezi Protestosu, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması, 2014 yılının 19 Ocak günü Suriye’ye giden üç MIT TIR’ının Hatay’da savcılık emriyle yapılan bir jandarma-polis operasyonuyla durdurulması ve bunun üzerine başlatılan soruşturmanın ancak Başsavcı, Savcı ve askeri sorumluların tutuklanmasıyla engellenmesi, bunu haber yapan Cumhuriyet gazetesi yazarlarının ve daha sonra birçok Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının tutuklanması olaylarına gelince, Erdoğan bunları bir darbe girişimi olarak değerlendirecekti.

Eylül 2015’te dershanelerin kapatılması ya da özel okula dönüştürülmesine ilişkin düzenlemeler ile geçmişte birlikte yürüdükleri Cemaat ile AKP’nin yolları ayrılmaya başladı, ‘ihanet’ sözleri giderek daha yaygın olarak kullanılır oldu. 2002 yılından beri sürekli iktidarda olmasına rağmen AKP adeta bir kuşatma altında olduğu psikolojisine girdi, kendisine yeni müttefikler aramaya başladı, bunu sağlamak üzere siyasetine giderek artan dozlarda milliyetçilik öğelerini katmaya yöneldi. AKP’nin Türk-İslam sentezine çark etmesinin ilk zayiatı da kaçınılmaz olarak Kürt sorunu oldu. Çözüm Süreci’ne bağlı olarak 28 Şubat 2015 tarihinde gerçekleşen ‘Dolmabahçe mutabakatı’ 18 Temmuz 2015’te yok sayılarak Süreç terk edildi. Kobane’nin 2015 yılının başında İŞİDin elinden alınmasının, Rojavanın güçlenmesinin, ayrıca Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin tek başına hükümeti kuracak bir çoğunluğu sağlayamamasının da hükümetin Çözüm arayışını kısa kesmesinde etkisi olduğu düşünülebilir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz kriz unsurlarına çevre ve doğa sorunları, toplumsal kutuplaşma, artan şovenizm ve nefret söylemi gibi pek çok başka sorunu da katmak gerekir. Keza dış politikada kullanılan tehditkâr diplomatik üslubun yol açtığı uluslararası izolasyon da ancak iç politikadaki rejim krizinin ışığında anlaşılabilir.  Referandum sonucu ister evet olsun ister hayır, bu krizinin çözülmesine yönelik olumlu bir etkisi olmayacaktır. Ama bu sonuçların doğuracağı önemli bir farkla.

Ancak Anayasa değişiklik paketi red edildiği taktirde Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlara gerçek çözümler aranmaya başlanabilinir. Ancak Hayır’ın kazanmasıyla Anayasa sorunu bu değişiklik maddeleri ile geçiştirilmiş olmaz, gündemden düşmez. Siyasi ve demokratik kuruluşlar toplumun taleplerine yanıt verebilecek bir Anayasanın nasıl hazırlanabileceği konusuyla yüz yüze geleceklerdir. İdeolojik parçalanmanın ve üç konfederasyona bölünmüş olmanın zayıflattığı işçi sınıfı hareketi de bu tartışmanın dışında kalmayacaktır. Referandumda Hayır kazandığı durumda önümüzdeki yıllarda 12 Eylül Anayasa’sının nasıl değiştirileceği konusu siyasi gündemin belirleyici maddelerinden biri olacak, kolayca arka plana itilemeyecektir. Bütün toplumsal kesim ve örgütlenmelerin katılımıyla oluşacak bir Anayasa Kurucu Meclis projesi ise Hayır kampı için ortak bir kalkış noktası oluşturabilir. Bu ileriye dönük nedenle de mutlaka Hayır!

14 Nisan 2017
Londra
https://yalansz.wordpress.com/2017/04/15/referandum-rejim-krizini-cozmeyecektir/

28 Eylül 2016 Çarşamba

Güven Krizi 




Darbe girişimi ülkede bir rejim krizi yaşandığının somut kanıtı oldu. On dört yıldır iktidarda olan AKP’nin devlet aygıtı ile ilgili bir yönetim sorunu olduğunun daha açık bir dışavurumu olamazdı. İktidarın yönetme zaaflarına ya da başka bir deyişle yönetememe haline rağmen, geniş halk kitlelerinin farklı bir şekilde yönetilme talebi olmadığı sürece, krizin üstü parlamenter protokol ve iktidarın yargı ve yürütme üzerinde kurduğu koyu bir denetimle örtülebiliyordu. Bu açıdan darbe girişimi ve ardından OHAL ile birlikte alınan tedbirler krizin su yüzüne çıkmasıdır.
Bu rejim krizinin birçok öğesi bulunuyor. Dış politikada ideolojik temelli yönlendirmeler sonucu yaratılan diplomatik sorunlar, Suriye’deki iç savaşta cihatçılardan yana taraf olunması, Kürt ulusal hareketi ile kurulmuş olan diyalogun kesilmesi, ayrıca Gezi hareketinin ardından giderek aydınlara, akademik çevrelere ve basına karşı alınan baskıcı tedbirler, bütün bunlar ülkedeki siyasi tansiyonun yükselmesine, toplumun giderek daha otoriter ve tek merkezli bir şekilde yönetilmesine yol açtı. Elbette, bunları görmek ve tahlil etmek için bir darbe girişimi gerekmiyordu. Ancak darbe girişimi, önceleri kendisini şifahî ifadelerde belli eden, giderek ise sistematik boyutlara ulaşan başka bir krizi, ya da krizin farklı bir çehresini, bir güven krizinin yaşandığını ortaya koydu.
Darbe girişimi sırasında 1’inci Ordu Komutanı, Erdoğan’a “İstanbul’a gelin sizi korurum” dediğinde Erdoğan’ın “Size niye güveneyim?” yanıtında iktidarın, daha doğrusu Erdoğan’ın iktidarının ikilemini görüyoruz. Ardından yaverlerine güvenemeyeceği anlaşıldı. 300 kişilik Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayının 230 üyesi sırt sırta kelepçelenerek gözaltına alındılar, daha sonra Muhafız Alayı lağvedildi. Giderek gözaltılar, görev sonlandırmalar ve tutuklamalar bir çığ gibi büyürken kime güvenilebileceği iktidar için temel bir sorun oluşturmaya başladı. TSK içinde şaşılacak derecede yüksek sayıda subayın tutuklanması, ya da tasfiye edilmesi, iktidar ile ordu arasında ciddi bir sorun olduğunu gösteriyordu.
Hükümet TSK’nin sadece %1.5unun darbeye katıldığını söylerken iyimser bir tablo çizmeye çalışıyor, zira ordunun kahir ekseriyeti erlerden oluşur, erler ise bir devrimin temel aktörleri olabilirler, ancak darbeler kesinlikle subay kesiminin işidir. General ve amiral kademesinde %45’e dayanan tasfiyeler kesinlikle farklı bir duruma işaret etmektedir.(Kanun hükmünde kararnameyle TSK’ndeki 348 general ve amiralden Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 87 general, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 30 general, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 32 amiral ihraç edildi). Keza, askeri tesislerin önünün belediye araçları ile kesilmeleri, askeri karargâhları şehir dışına taşıma önerileri, iktidarın TSK’ne olan güvensizliğin bir sonucu olarak yorumlanabilir.
Havuz medyasında, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın havadan ve karadan saldırılara karşı en modern silahlarla teçhiz edileceği haberleri bu kuşku ortamına tuz biber ekmektedir. Bilmem Merkel’den tekrar Patriot savunma füzeleri talep edilir mi, ancak bu savunmanın bir devletin en üst organı tarafından kendi ordu ve hava kuvvetlerine karşı düşünüldüğü göz önüne alınırsa, bu devlet için ciddi bir çelişkidir.
İktidar kime güveneceğini bilmemektedir. Tutuklanan ya da görevlerinden atılan sivil olsun askeri olsun personelin yerine atananlara ne kadar güvenilebileceği de kesin değildir. Örneğin, darbe girişiminin ardından Hava Harp Okulu’na vekil olarak atanan Tuğgeneral Necip Yılmaz’ın da daha sonra gözaltına alındığını okuyoruz. TSK’nın darbeye aktif olarak karşı çıkıp doğrudan bastırmamış olması bu güven krizini sürekli kılmaktadır.
Bu kriz kolay aşılabilecek bir kriz değildir. Esas olarak popülist bir siyasi lider olan Erdoğan’ın otoritesini mutlak kılacak güvenilir şok birlikleri yoktur, bundan sonra oluşturma şansı da yoktur. Bu anlamda bu darbe girişimi Erdoğan’ı nereden geleceğini bilmediği bir sonraki tehdit olasılığı ile yüz yüze bırakmıştır. Devletin içindeki güven krizi devlet aygıtının bir bütün olarak hareket etmesini engellemekte ve iktidarın konumunu sağlamlaştırmak için başvurduğu tedbirlerle rejimin krizini çözmesine olanak vermemektedir.


https://www.acikgazete.com/guven-krizi-kime-guvenmek/

15 Haziran 2016 Çarşamba

Kürt Politikası ve Dış Politika – bir seminer notları

Tipik bir taşralı refleksiyle, dün akşam CEFTUS’un davetlisi olarak Londra’da ‘Kürt Politikası ve Dış Politika’ konulu bir seminerde konuşacak olan Nuray Mert’i dinlemeye gittiğimde hoş bir sürprizle karşılaştım; daha önceden ne adını ne sanını duymadığım platformdaki iki konuşmacıdan biri olan Lenore Martin, Türkiye dış politikaları konusunda uzman bir akademisyenmiş, Mert’le birlikte Martin’in kapsamlı ve doyurucu analizlerini dinlemek fırsatım(ız) oldu.

Martin’e göre, soğuk savaşın ardından, Özal ile başlayarak, Türkiye, dış politikasıyla kendine Orta Doğu’da daha önemli bir yer açmaya yönelmişti. Bu yönelim, Davutoğlu’nun Türkiye’yi bölgesel bir güç konumuna getirme perspektifiyle (‘stratejik derinlik’) çakışınca, dış politikada belirleyici bir ağırlık kazandı. Türkiye’nin jeopolitik önemi ve gücünün bu yönelimin belkemiğini oluşturacağı varsayılıyordu. Bu sayede Türkiye ‘komşularla sıfır sorun’ları olan bir bölgesel lider konumuna ulaşacaktı. Peki, ‘what went wrong,’ ne yanlış gitti sorusuna Martin şöyle bir açıklama getirdi.

Türkiye kendi gücü konusunda abartılmış bir değerlendirme yapmıştı.
i) Jeopolitik güç, bölgesel bir lider ülke olmak için gerekli, ama yeterli bir koşul değildir. (Martin bu tespite referans olarak uluslararası dış ilişkilerde realizm ekolünün önemli isimlerinden Hans Morgentahu’yu gösterdi).
ii) AKP’nin ideolojik ve felsefi tercihleri uluslararası alanda atılan pek çok olumlu ve rasyonel politik adımları etkisiz hale getirmişti, Mısır, İsrail ve Suriye örneklerinde görüldüğü gibi.

iii) Çözümsüz kalan Kürd sorunu Türkiye’nin ‘Aşil topuğu’ dur, komşuları açısından bir zaaf, hassas bir hedef olarak görülebilmektedir.



Dış politikaların iç politikalarla el ele yürüdüğünü belirtmekle söze başlayan Mert, Türkiye’nin, soğuk savaşın ardından ortaya çıkan uluslararası duruma siyasal uyum sağlamakta zorlandığını, lider ve iddialı bir uluslararası rol arayışının ise demokratik bir geleneğin olmadığı iç politikada tek-adam biçimiyle vülger otoriter bir rejime yol açtığını belirtti. Demokrasinin Dünya’da kural değil istisna olduğunu, bu nedenle bizim de başımıza geleni ‘normal’ karşılamamız gerektiğini söyledi. Erdoğan bu rejimin sorumlusudur, ama tek sorumlusu değil: topumun belki yüzde %65’i güçlü ve otoriter bir lider konusunda olumlu düşünmektedir. Keza Kürt hareketinde de benzer bir durum söz konusudur.

Olasılıklar ve çözümler konusunda Martin daha iyimserdi. Kürd sorununun çok uluslu ya da çok-etnisiteli topluluklarda uygulanan ‘etnik çatışma çözümleme’ yöntemleriyle çözülebileceğini, bu işin başka bir yolu olmadığını, hatta Erdoğan bu süreci tıkayıncaya kadar bu yönde epeyce de yol kat edilmiş olduğunu söyledi. Orta Doğu’da vatansız bir ulus olan Kürdler’in yaşadıkları ülkeler arasındaki sınırları açık tutarak, ulusal sınırlara dokunmaksızın ortak ulusal değerlerini, miras ve kültürlerini koruyabileceklerini savundu. Martin bu görüşlerini akademik referanslar ile destekledi, ancak bu yaklaşımın Öcalan’ın Bookchin’in görüşlerinden esinlenen uluslar-ötesi federatif yapılanmalar ile benzerliği görülebilir, ya da da Birleşmiş Milletler‘in Yerli Halklar Hakları Bildirgesi ile, hatta AB’nin taslak Bölgesel Özerklik Şartı’yla.

Martin, Kürd sorununda bir çözüm olmaksızın, Türkiye’nin hiçbir zaman istikrarlı bir ülke olamayacağını, komşuları karşısında her zaman bu zaaf ile malul bir şekilde ilişkilerini yürütmek zorunda kalacağını söyledi. Sorulduğunda ise olumlu gelişmeleri kendi yaşamında göreceğine inandığını belirtti.

Mert, daha başından Barış Sürecinin tarafları arasında bir uçurum olduğunu, hükümetin Kürd sorununu Kemalistlerin yaratığı bir dinsel soruna indirgedikleri için ufukta bir çözüm olasılığı görmediğini belirti. Martin, ‘barış elbette “savaşan” iki taraf arasında ve onlar tarafından yapılır’ derken, Mert ‘müzakerelerin yeniden başlatılabilmesi için bir temelin olmadığını’ belirtiyordu. Herhalde memleketin içinden bakıldığında işler daha bir çözümsüz görünüyordur, ancak ben de doğrusu iyimser olmak için şu anda bir neden göremiyorum.

_______________

Darlo Navaro
Londra
11.6.201
6
1916 Paskalya Ayaklanması (Easter Rising)
DARİO NAVARO  <daryo@acikgazete>
08-03-2016, Salı
1916 Paskalya Ayaklanması (Easter Rising)

1916 Nisan ayının Paskalya Pazartesi’sinde İngiliz yönetimine karşı İrlanda’nın başşehri Dublin’de başlayan ayaklanmanın 100. yılı vesilesiyle Londra’da düzenlenen dün akşamki toplantıya Bernadette McAliskey, Ken Loach ve Geoffrey Belllin konuşmacı olarak katılmaları sayesinde toplantının zevkli geçeceği daha başından belliydi. Öyle de oldu.

Bernadette, tarihe 68 kuşağının devrimci, 68’in de devrim olarak geçmesini sağlayacak insanlardan biriydi. 1969 yılında İngiliz parlamentosuna Kuzey İrlanda’yı temsilen girdiğinde 21 yaşındaydı, parlamentonun en genç üyesiydi, ve sosyalist-cumhuriyetçi kimliği ile parlamentoda tek başınaydı, ama cesareti ve girişkenliği sayesinde İngiliz emperyal gücün merkezinde doğrusu iyi ‘sallamıştı’ meclisi. Bir keresinde, Muhafazakar hükümetin İç İşleri Bakanı Reginald Maudling, otuz bir kişinin öldürüldüğü ve yüzlerce insanın yaralandığı Kanlı Pazar olayında paraşüt birliğinin kendini savunmak için ateş açtığını parlamentoda iddia ettiğinde, üzerine yürümüş ve yüzüne tokatı indirmişti. Halk mücadelelerindeki aktif rolü nedeniyle tutuklanmış, Parlamentodan uzaklaştırılmış, milletvekilliği düşürülmüş ama tekrar seçilerek meclise girmişti. Günümüze kadar sosyalizm için mücadelede yer alan Bernadette sorun basit diyordu dün akşam, herkes safını açıkça seçsin ve saflarımızdaki haktan yana olan insanlarla birlikte hiç duraksamadan mücadele edelim.

Sosyalist filim ve televizyon program yönetmeni Ken Loach 1916’ın tarihine yabancı değildi. İrlanda İç Savaşını konu alan ve bir İrlanda balladından esinlenerek ‘Arpayı Silkeleyen Rüzgar’ adının taşıyan nefis filmi 2006 Cannes film festivalinde Palme d’Or ödülünü almıştı. İrlanda halkının İngiliz sömürgeciliği altında yaşadığı koşullar nedeniyle ayaklanmanın gerekli, haklı ve asil bir eylem olduğunu savundu. Ayaklanma İngiliz emperyalizmine, Cihan Harbine karşıydı ve özgür bir İrlanda’yı hedefliyordu.

İrlanda devrimi ve İngiliz İşçi hareketi üzerine ‘Hesitant Comrades: The Irish Revolution and the British Labour Movement’ kitabının yazarı Geoff Bell ise, cumhuriyetçi Patrick Pearse’in İrlandalı Gönüllüler ordusu ile sosyalist James Conolly’nin daha küçük olan İrlanda Yurttaş Ordusu’nun birlikte başlattıkları ayaklanmanın bastırılması ve önderlerinin kurşuna dizilmeleri üzerine ayaklanmanın pek çok İngiliz sosyalisti tarafından çılgınlık olarak değerlendirildiğini ve Britanya devletinin parçalanmasını tehdit ettiği için işçi hareketi tarafından desteklenmediğini belirtti. Geoff, Sylvia Pankhurst gibi değerli birkaç istisna dışında, İrlanda bağımsızlık hareketi için taziye çadırlarının kurulmasını öneren o günün İngiliz sosyalistlerine rağmen, 1916 ayaklanmasının 1919-21 yıllarında İrlanda bağımsızlığı ile sonuçlanacak kurtuluş savaşına yol açtığının unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Konuşmacılar 1916 ile başlayan sürecin çelişkilerle dolu olduğunu göz ardı etmediler. Bilançonun artıları olduğu gibi eksileri de vardı. 1922-23 yılları arasında cumhuriyetçiler arasında kanlı bir iç savaş yaşanır. Cumhuriyet’in anayasası demokratik haklar, özellikle de etkileri günümüze kadar sürecek olan kadın hakları konusunda son derece sınırlıdır. İrlanda bağımsızlığını kazanmıştı ama hem coğrafi olarak, hem de iç savaş taraflarının süregelen karşılıklı husumeti nedeniyle toplumsal olarak parçalanmıştı. Bernadette, Connolly’nin ‘İrlanda işçileri özgür olmadıkça İrlanda özgür olamaz’ sözlerini hatırlatarak, bugün sadece mücadelenin devam ettiğini söylemekle yetinmek durumundayız diyerek bu biraz duygusal biraz nostaljik geceyi noktalamış oldu.

6 Aralık 2015 Pazar

Süryani Soykırımı’nın 100. Yıldönümü'nde gerçekleştirilen 100 saatlik açlık grevinin ardından
DARİO NAVARO / AÇIK GAZETE - Süryani Dernekleri Federasyonu 1915’in 100. Yıldönümünde 100 saat süreli bir açlık grevi eylemi gerçekleştirdiler. Grev bitikten sonra merkezi Midyat’ta bulunan Federasyon’u ziyaret ettik ve Federasyon Başkanı Evgil Türker ile Süryani soykırımını ve Süryanilerin bu günkü durumunu konuştuk.
19-05-2015, Salı
Birçokları için 1915’te sadece Ermenilere uygulandığı sanılan soykırım aslında Süryanilere de uygulanmıştı. Süryani halkının 1915’te başlayan kıyımına etnik temizlik ve baskılar da eklenince, Süryanilerin tarih boyunca yaşadıkları topraklardaki konumları günümüzde kritik bir hale gelmiş bulunuyor. Bu durumu duyurmak amacıyla Süryani Dernekleri Federasyonu 1915’in 100. Yıldönümünde 100 saat süreli bir açlık grevi eylemi gerçekleştirdiler. Grev bitikten sonra merkezi Midyat’ta bulunan Federasyon’u ziyaret ettik ve Federasyon Başkanı Evgil Türker ile Süryani soykırımını ve Süryanilerin bu günkü durumunu konuştuk.

- Açlık grevi eyleminizi anlatır mısınız?

- Şimdi biz 20-24 Nisan arasında 100 saatlik bir açlık grevi yaptık. Daha doğrusu, 100. yıl dolayısıyla burada 100 saatlik bir açlık grevi eylemi yaptık. Hemen hemen 30’a yakın kişiyle başladık, tabi grev süresince bir kişi eksiliyordu, ya da bir kişi fazlalaşıyordu, bazıları dönüşümlü olarak katıldılar, diğer bazıları ise 100 saati tamamladı ve bu şekilde eylemi sonuçlandırdık. Bu açlık grevinin amacı Süryanilere 1915’de yapılan soykırımı kamuoyuna duyurmaktı. Türkiye’de bugüne kadar, Süryaniler bu konuda, yani soykırım konusunda, biz ona “Seyfo” diyoruz, doğrudan bir etkinlikte bulunmamışlardı. Belki bir bildiride, tek tük televizyon programlarında, bazı gazete makalelerinde Süryanilerin ismi az da olsa geçmiştir, ama “Süryaniler de soykırımdan geçirildi” diye ses getirebilecek bir etkinlik yapılmamıştı, ilk kez yapıyoruz. Tabi bu etkinliği biz Seyfo 100. Yıl Komitesi adına yaptık. Mardin ve çevresinde, Turabdin bölgesinde, bulunan birçok Süryani kurum ve kuruluşlarımız ile birlikte gerçekleştirdik. Seyfo 1915’de oldu, ancak Türkiye’de yaygın bir kanaat var, sadece Ermeni Soykırımı diye, aslında sadece öyle değildir. 

- 1915’in Süryaniler için anlamı nedir ve sonuçları ne olmuştur?
- Osmanlı’nın 1914 Fermanı isyanlara karşı çıkartılan bir fermandı. Belki hedefledikleri esas kitle Ermenilerdi, ama bunun neticesi şu oldu ki ferman aslında bütün Hıristiyanları, Rumları ve Süryanileri de kapsadı.

- Cihat Fermanı?
- Evet, 1914’te ilan edilen fermanının ardından bunu 1915’te Hıristiyan halklara karşı bir soykırım olarak uyguladılar.

Soykırım 24 Nisan’da 200 Ermeni aydınının alınıp katledilmesiyle başladı ve bu nedenle biz de 24 Nisan’ı temel aldık. Aslında Süryanilere yapılan soykırım 1915’in Haziran ayında başladı. Süryanilerin soykırımdan geçtiğini pek az insan bilir. 1915’de yapılan soykırım ile bugünkü cumhuriyetin temelleri atıldı, yani soykırımın üzerinde kuruldu cumhuriyet, biz öyle yorumluyoruz. Bütün Hıristiyan tebaayı yok edip, bugün de sloganlarını duyduğumuz, tek dil, tek din, tek ırk işte bu tekleştirme politikası adı altında, bugüne gelindi. Aslında bir yere kadar da tekleştirdiler, Hıristiyan tebaayı tamamen bitirdiler. Süryanilerin yaşadıkları coğrafyadaki kiliselerinin verilerine dayanarak, tabi bu rakamlar yüzde yüz değildir, 500 binin üzerinde bir Süryani nüfusunun soykırıma uğradığını tespit etmiş bulunuyoruz.

- Osmanlı döneminde Süryani nüfusu nerelerde yaşıyordu, sosyal-ekonomik statüleri, koşulları neydi, entegre olmuşlar mıydı Osmanlı toplumuna?
- Şimdi Süryanilerin Osmanlı’da entegrasyon durumu pek yoktu, çünkü Ermeniler kadar dağınık bir nüfusumuz yoktu. Süryaniler genelde Güneydoğu bölgesinde Urfa’dan başlayarak Diyarbakır, Siirt, Adıyaman, Malatya, Bitlis, Van, Hakkâri, Mardin ve çevresi, yani Mardin, Midyat ve çevresine kadar olan bölgelerde yaşıyorlardı. Hakkâri’de Asurî-Süryani dediğimiz Nasturi kesimi yaşıyordu. Van merkez de öyle. Bitlis, Diyarbakır, Siirt, o bölgeler Süryani-Keldaniler‘in merkeziydi. Diyarbakır, Malatya, Adıyaman, Mardin, Midyat, burada da Süryani Ortodokslar, Süryani Katolikler ve Süryani Prostestantlar yoğunluktaydı.

Süryaniler birçok katliamla karşılaştıkları için kapalı bir toplum yapıları vardı. Halen de Süryanilerde mevcuttur o kapalı toplum yapısı. Tabi Ermeniler bizim durumumuza nazaran daha iyiydiler, hem Osmanlı devletinde, hem kültür sanatta, hem ekonomide, her konuda Süryanilerden birkaç adım daha ilerideydiler, onu diyebilirim. Tabi Süryaniler de bu bölgede diğer halklardan bir kaç adım ilerdeydiler, ekonomi de olsun, kültür sanatta olsun, dilde olsun. Bu bölgede zanaatkârların tümü Süryani’ydi, esnaf Süryani’ydi, ekonomiyi bu bölgede Süryaniler çeviriyorlardı. Onun için Süryaniler için, şöyle diyebilirim, 1915 bizim açımızdan gerçekten çok önemli bir tarih, çok önemli bir sürecin başlangıcı oldu. Çünkü ondan sonra insanlarımızın büyük bir kısmı Müslümanlaştırıldı, kadın-kızları götürmüşler zaten savaş ganimetidir, cihat ganimetidir diye. Geriye kalan insanlarımız göçtüler, daha doğrusu göç edebilen göç etmiş Lübnan’a, Şam’a, başka yerlere, imkânları elverişli insanlar ise yurtdışına göç ettiler.

- 1915’e gelirken Süryanilerin durumu neydi?
- Osmanlı tarihinde hiç kimse, hiçbir tarihçi, Süryanilerin Osmanlı Devleti’ne karşı herhangi bir isyanları, herhangi bir karşı çıkışları olduğunu söylemiyor. Bu hiç bir belgede yazılmıyor. Cumhuriyet tarihinde de öyle. Artık bu iyi midir, kötü müdür onu ben tartışmak istemiyorum. Yani Ermeniler kadar bir örgütlülüğümüz yoktu bizim, herhangi bir örgütlü gücümüz yoktu. 1880-90’lara kadar zaten Süryanileri Osmanlı Devleti’nde Ermeni Kilisesi temsil ediyordu. En son Süryanilerin bir itirazları oldu, biz Ermeni değiliz başka bir ırkız, halkız, Süryani’yiz diye, bu sayede Osmanlı Devleti’nde temsil edilebildik. 

Bu dönemde tek tük Süryani aydınları ortaya çıktı, şair Naum Faik gibi, aslen Diyarbakırlıydı, Aşur Yufus gibi, o Harputluydu, 19 Nisan 1915’te tutuklanıp asıldı. Bunlar bilinen Süryani aydınları. O dönemin ulusalcılarımız, öyle diyelim. Yani birkaç kişiydi, parmakla sayılabilecek birkaç insan. Büyük vilayetlerde, ya da İstanbul’da, okudukları için bir derecede aydın diyebiliriz. Süryanilerin ne Osmanlı’da ne Cumhuriyet’te herhangi bir baş kaldırma girişimleri olmadığı için 1915’de ne silahları vardı, ne soykırıma karşı herhangi bir hazırlıkları. Ermenilerden başlandı bu bölgeye varana kadar, sonra Süryanilerle devam edildi.

- Soykırım nasıl gerçekleşti?
- Dedelerimizin, ninelerimizin anlattıkları var, Seyfo’dan kalan tanıklarla karşılaştık, konuştuk, röportajlar yaptık, hikâyelerini dinledik. Buradaki mülki amirleri, o dönemde kaymakamdır, validir, onların emiriyle askeri güç, yani Osmanlı’nın askeri gücü, bunun yanında Kürt aşiretleri, bu soykırımda aktif rol aldılar. Haziran ayında bu bölgede başlandı. Midyat’ta sanırsam 5 ya da 6 Haziran’da başlandı. Midyat ancak on gün direnilebildi. Midyat’ın çevre köyleri, Midyat’ın doğusunda, 10 km uzağındaki Aynvart’ta, Türkçede Gülgöze, biz ona İwardo köyü diyoruz, orada toplandılar, üç ay direndiler. Eğer bugün biz yaşıyorsak, biz o direnişin çocuklarıyız, yani o direnişten kurtulan atalarımızın çocuklarıyız. Orada da esas olarak bir şeyh, Aynkef Şeyhi sayesinde barış sağlandı. Aynkef Şeyhi Fethullah Arapça konuşan Mhalmilerdendir. Onun girişimleriyle bu barış sağlandı. Süryanilerden kendilerini kurtarabilenler 3-4 yerde direnebildiler. Bir diğer direniş noktası İdil-Hezah’ta, bugünkü adıyla Şırnak’a bağlı İdil’de oldu. Ayrıca bir Süryani köyü olan Basibrin’de direnildi, bir de Bagok dağındaki Mor Melke Manastırında, yani toplam 4 yerde. Bu dört merkezdeki direniş sayesinde bugünkü Süryaniler varlar, o direnişlerde kurtulan atalarımızın ardıllarıyız. Süryanilere yapılan soykırım gerçekten büyük bir soykırımdı. 

- Soykırıma uğrayanların sayıları nasıl tespit edildi?
- Süryani Ortodoks Kilisesi’nin, ki Süryanilerde çok kilise var, Süryani Katolik var, Süryani Ortodoks var, Süryani Protestan var, Keldani kilisesi var, Nasturi Kilisesi var, bunlar hepsi Süryani’dirler. Tabi her kilise kendi cemaatinden sorumludur. Süryani Ortodoks Kilisesi’ne bağlı cemaat üzerinde yapılan araştırmalara göre 120.000 kayıp olduğu görülüyor. Evet, bu tek bir kiliseden; bunun dışında Keldaniler var, Nasturiler var, Süryani Katolikler var, Süryani Protestanlar var. Daha sonra bu kiliselerin tümünde araştırıldı. Araştırmacılardan edindiğimiz bilgilere dayanarak, yaklaşık 500 binin üzerinde Süryani, Asurî, ve Keldani kitlesinin soykırımdan geçirildiğini sanıyoruz.

- Soykırımı gerçekleştiren güçler hangileriydi, amaçları neydi?
- Bütün saldırılarda yoğunluk Kürt aşiretlerindeydi. Bir çoğu bölgenin dışarısından getirtilen Kürt aşiretleriydi. Tabi bunların yanında bütün bu yörelerde Osmanlı askerleri mevcuttu. Ancak Midyat’taki Kürt aşiretleri bu soykırımda yer almadılar. Soykırımı teşvik eden temel faktör ise din oldu. Din faktörü çok önemliydi. Bunun yanında, 1800’lü yıllar sonunda kurulan Kürtlerden oluşturulan Hamidiye Alayları bulunuyordu. Daha önce de kullanılmıştı Hamidiye Alayları. Bunları 1915’te yoğun olarak kullandılar, hem Ermenilere karşı hem Süryanilere karşı.

- Hamidiye Alaylarının artıkları mı?
- Doğrudur, doğrudur ama gene de bunlar onların devamıdır. Net olarak Hamidiye Alayları yer almadıysa da, o isimle yani, Hamidiye Alay’larına yakın Kürt aşiretleri, yani bazı Kürt aşiretleri, hepsini töhmet altında bırakmayalım, bu soykırımda aktif bir rol oynadılar. Dışarıdan gelen aşiretler ganimet olarak bulabildiklerini alıp-götürdüler, bolca kız-kadın götürdüler savaş ganimeti diye.

- Erkek çocukları da aldılar mı?
- Erkek çocukları da aldılar. Benim tanıdığım 2-3 tanesi Süryani olduklarını anlayınca geri geldiler, akrabalarını, babalarını annelerini arayıp buldular, geri dönenler oldu. Sayıları çok az, halen Malatya’da, Adıyaman’da o bölgelerde bizim bildiğimiz Süryaniler var, belki kimliğinde İslam yazıyor ama ne İslam olmuş ve İslam’ı yaşayabiliyor ne de Hıristiyan kalabilmiş, öylesine ortada kalmışlar.

- Bugüne gelirsek, soykırımı inkâr edenlerin başlıca argümanları, tehcirin İmparatorluğun bir savunma refleksi olduğu, savaş koşulları nedeniyle beşinci kol faaliyetlerinin engellenmek istendiği yönünde, bazıları ise aslında soykırımı Ermeniler yaptı demeğe kadar getiriyor. Bugünkü resmi devlet görüşü, son olarak AKP, MHP ve CHP ortak açıklamasında da belirtildiği gibi, kıyımın karşılıklı olduğu yönünde. Süryaniler açısından ele alırsak, sizce böylesi bir argümanın herhangi bir maddi temeli, kanıtı var mıdır?
- Yani Ermenilerin işte onlar yaptılar soykırımı, yani onlar başlattılar, o benim için boş bir şey. Yani öyle bir şey yok ki araştırmacı-yazar Taner Akçam geçenlerde bir makalesinde* belirtiyor, yani yok öyle bir şey. Ben inanmıyorum, hiç kimsede inanmaz bu tür şeylere. Devletin doğal kendini savunma refleksidir ve kendini bir nebzede olsa haklı çıkarmaya çalışır, ama bu doğru değildir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümetleri Süryanilerden hiç bahsetmemektedirler, çünkü bu konuda Süryanileri suçlayabilecekleri ve kendilerini savunabilecekleri hiç bir şeyleri yoktur. Yani yok, Süryanilerin ne silahı var, ne bir örgütlenmesi, ne herhangi bir isyanı, ne de Osmanlı Devleti’yle herhangi bir sorunu, kısacası Süryanilere uygulanan soykırımın savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Bilinçli olarak Süryaniler gündeme getirilmiyor. Çünkü Süryanilere yapılan da düpedüz bir soykırımdır. Açık ve tartışmasız bir soykırımdır, onun için hiç konuşulmuyor Süryaniler. 

- 1915’ten sonra Süryani toplumunun durumu neydi?
- 1915’ten sonra artık Süryaniler kendilerine gelemediler bugüne kadar. Eğer bugün Türkiye’de İstanbul’la birlikte Süryani nüfusu 20-25 bin kişiye düşmüşse gerçekten üzerinde durulması, tartışılması, araştırılması gerekiyor. Nereye gitti bu Süryaniler? Tamam, soykırımda bir kısmı Suriye’ye gitti, Lübnan’a gitti, ama Cumhuriyet kurulduktan sonra geliştirilen politikalar geride kalan hem Ermenileri, hem Rumları, hem de Süryanileri kaçırttı. Tek tipleştirme politikaları adı altında Varlık Vergisi, Soyadı Kanunu, 6-7 Eylül, 1964 Kıbrıs Olayları, Midyat’ta yapılan bazı provokasyonlar Süryanileri büyük ölçüde kaçırttı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Süryani nüfusu, Avrupa ülkelerinde yaşayan Süryanilerle birlikte, 300 bin kadardır. 

- Süryanilerin çilesi 1915’le bitmiyor. Biraz açar mısınız soykırım ve sonrasındaki süreci? Bugün gelinen durumu? 
- Bazı şeyleri ben sana anlatayım. Süryani manastır ve kiliselerin vakıf malları birçok yerde vardır. Malatya’dan tutalım, Adıyaman, Diyarbakır, Siirt, Van, Bitlis, Mardin, Midyat ve Hakkâri’ye kadar birçok yörede kilise ve manastırların vakıf malları vardır ve bunların hepsi gasp edildi. Mesela Urfa’da birçok kilise camiye çevrilmiştir. Birçok manastır ve kilise ise müze ya da depo olarak, hatta bazıları ahır olarak kullanılmaktadır. Ve bugün Urfa’da tek bir Süryani bulunmuyor, halbuki Urfa Süryanilerin en önemli merkezlerinden biriydi. Süryaniler, Asur İmparatorluğu, Babil İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Abgar Krallıkları altında toplanmışlar ve Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. 6. ve 7. Yüzyılda Süryanilerin en önemli merkezlerinden biri Urfa’ydı. 



İslam’ın, İslam ordularının gelişine kadar Süryanilerin bölgede önemli bir yerleri vardı. Birçok alanda Süryani medeniyetlerinin izlerini görebiliyoruz. Ama bugün Urfa’da tek bir Süryani bulunmamaktadır. Belki Adıyaman’da birkaç aile kalmıştır. Diyarbakır’da birkaç tane ihtiyar kaldı, halbuki Diyarbakır bir merkezdi. Malatya, keza, Malatya, Süryani Antakya Kilisesi Antakya’dan ayrıldıktan sonra, patriklik merkeziydi. Patriklik kürsüsünün Malatya’da olması orada yoğun bir Süryani nüfusuna işaret eder, yoksa kürsü orada olmazdı. Bugün Malatya’da hiçbir Süryani bulunmamaktadır. Harput keza öyle; 1800 yıllık Meryem Ana Kilisesi Harput’tadır. Süryanilerin en eski kiliselerinden biridir. Yani büyük bir toprak kaybı var ve insan kalmadı. 1915’den sonra Urfa’da belki bir kaç aile kalmıştı, 70’li yıllara kadar, onlar da yok artık, göç ettiler Avrupa’ya veya yurtdışına, Diyarbakır keza öyle, hepsi İstanbul ya da yurtdışına göç ettiler. 

- Son dönemdeki göçler üzerine bir şey söyleyebilir misin?
- Süryaniler Lozan’da gayrimüslimlere tanınan haklardan hiç yararlanamadılar. Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerin okulları oldu. Süryanilerin hiç bir hakkı olmadı 2 yıl öncesine kadar. 2 yıl önce İstanbul Süryani Vakfı bir dava açarak Süryanilerin de Lozan Antlaşması’ndan yararlanmasını talep etti. Şimdi İstanbul’da bir anaokulumuz var, ana dilimizde eğitim veren, yani 90 yıl sonra bu hak bize verildi. Tabii Süryani nüfusu kalmadı, 90 yıl sonra verirsen Süryanilere bu azınlık hakkını, o hakkı kim kullanacak, hiç kimse kalmadı, hiç kimse kullanamaz. 

1924’te bizim patriklik merkezimiz Mardin’den sürgün ediliyor. Kimisi diyor işte Patrik gitti ve vefat etti, geri dönmedi. Doğru değildir, kesinlikle sürgün edilmiştir. Sürgün edildi ve bu Süryaniler açısından büyük bir darbeydi. Eğer patriklik merkezi taşınırsa insanlar buradan kaçar ve öyle oldu. 1930’lu yıllarda, vatandaş Türkçe konuş ve benzeri tek tipleştirme politikaları yoğundu. O dönemde İsmet İnönü’nün bazı raporları var Mardin’le ilgili, Midyat’la ilgili. Mardin’in yapısı, sosyal yapısı, orada kimlerin yaşadığı inceleniyor: Kürtler yaşıyor, Araplar yaşıyor, Süryaniler yaşıyor. Kürtlerle Araplar Müslüman oldukları için asimile edilebilirler, ancak Süryaniler Hıristiyan oldukları için asimile edilemezler -her ne pahasına olursa olsun bunların göç ettirilmeleri gerekiyordu ve öyle de oldu. 

- 1943 Varlık Vergisi nasıl etkiledi Süryani toplumunu ve uzun süreli sonuçları ne oldu?
- 1940’lı yıllarda Varlık Vergisi ile bütün Hıristiyan Süryanileri ve Ermenileri komple olduğu gibi fakirleştirdiler. Mesela, 50-100 tane küçükbaş hayvanı olan bir çiftçiden, bunlar üzerinden vergi kesiyorlardı. İnsanlar satıyordu nesi varsa, büyükbaş hayvan, küçükbaş hayvan, dükkân, bilmem başka neyi varsa bu vergiyi ödeyebilmek için. Birçok insanımız borç ala ala borçlarının faizlerinden iflas ettiler. Midyat’taki Süryani konakların çoğu Mardinli Arap ailelerine geçti o dönemde. Tapu kayıtları halen onların adınadır. Ki onlar ne Midyatlıdırlar, ne Süryani’dirler. Fakirleştirme oldu ve insanlarımız göç etmeye başladı, birçok Süryani Suriye’ye göç etti. Benim sülalem, sülalemin dörtte üçü, Kamışlı ‘ya gitti halen oradadırlar, biz burada kaldık. Süryani aileler parçalandı, sülaleler parçalandı. Ondan sonra artık işsizlik, fakirlik diz boyu oldu. Tabi devletin ayrımcı politikaları da söz konusuydu: mesela askerliğe giden bir genç, Hıristiyan olduğu için bir sürü dayak yiyordu, hakaret görüyordu, zorla kelime-i şahadet getirmesi isteniyordu, sünnet olmaya zorlanıyordu. Babalarımız bunları bize anlattılar, biz de yaşadık aslında askerde bunları. Mesela lise mezunuysan en azından bir çavuş olursun askerde, ama hiçbir zaman bir Süryani’yi, lise mezunu bir Süryani’yi, çavuş yapmadılar. Ve ben bunu bizzat yaşadım askerde. Ortaokul terkleri bile çavuş yaptılar, biz lise mezunu olduğumuz halde bizi çavuş yapmadılar, ki o kadar da çavuş olmaya meraklı değildik. Bunun yanında memur olamazsın hele hele birinci derece memur. En son Avrupa Birliği bağlamında bu hak tanındı, gayrimüslim birini memur yaptılar, bunun da bayağı propagandasını yaptılar, sanki bir lütufmuş gibi, ama o zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıydı. Bunun yanında polis olamazsın, subay olamazsın, hâkim olamazsın. Hukuk okuyorsun, avukat olabilirsin ama hâkim-savcı olamazsın. Bütün bu politikalar Süryanileri kaçırttı. Özellikle 1964 Kıbrıs Olaylarında Midyat’ta 1915’e benzer bir soykırıma kalkıştılar. İşte devletin, o dönemin hangi komitesiydi, harp dairesinin seferberlik bilmem ne tetkik kurulu muydu, öyle bir kurul vardı, gizli.

- Özel Harp Dairesi? 
- Özel harp dairesinin yanında bir gizli seferberlik tetkik kurulu, öyle bir şey de vardı. Onların adamları burada çevre Müslüman köyleri kışkırtarak Midyat’ta büyük bir miting hazırladılar ve Süryanilere tekrardan 1915’e benzer bir kıyım yapmaya çalıştılar. Midyat’taki sağduyu, Midyatlı Kürtler, Midyat merkezde yaşayan Kürt Aşiretleri buna tavır koydular, engellediler. Yani Kıbrıs nere, biz nere, Süryaniler kim, Rum’lar kim. Ortak neyimiz var ki, coğrafi olarak komşu bile değiliz, sadece ve sadece Hıristiyan olduğumuzdan.

- Bu politikalar da herhalde bir göç dalgasına daha neden olmuştur?
- Evet, önemli göçlere neden oldu. 80’li yıllarda ise ek faktörler ortaya çıkmıştı. Kürt özgürlük hareketiyle devletin çatışmaları yoğunluk kazandıkça Süryaniler göç etmeye başladı. Süryaniler Koruculuk yapmadılar ama git gide azaldılar, ki o dönemde, 80’li, 90’lı yıllarda 50’ye yakın Süryani faili meçhul cinayetleri var. Gene de Süryanilerin herhangi bir örgütlenmesi, devlete karşı herhangi bir kalkışmaları olmadı bu yıllarda. Ve Süryaniler bugünkü duruma geldiler. Yani 3 bin ila 3 bin 500 arasında insan bu bölgede yaşıyor, Mardin, Midyat, Şırnak ve Diyarbakır’da.

- Bugüne kadar Süryani soykırımı Türkiye’de çok az biliniyordu. Bu açlık greviyle bu tarih diliminin su yüzüne çıkmasını sağladınız. Bu açıdan önemli ve başarılı bir etkinlik oldu diye düşünüyorum. Sivil kuruluşlardan, derneklerden ve siyasi partilerden nasıl tepkiler aldınız?
- Gayet iyi tepki aldık. Özellikle Kürt hareketinden HDP’dir, DBP’dir, DTK’dir, Kürdistan İslam Kongresi’dir, bunlar bizim için çok önemliydi. Kürdistan İslam Kongresi’nden 30-40’a yakın genç erkek-kız bizi ziyaret ettiler. Bunun yanında HDP, DBP’den 4 Kürt arkadaş bizimle dayanışmada bulundular, 2 günlüğüne açlık grevine katıldılar. Bu yörede bulunan Ezidiler, Mhalmiler, Araplar bizi ziyaret ettiler. Desteklerini sundular. Bizim amacımız da oydu, böyle bir şey yaşandı yüzyıl önce, bunu konuşmak tartıştırmak istiyorduk, Kürtlerle, Araplarla, herkesle. 1915’in tartışılmasını istedik, herkesin işlediği suçla, yaptığı kabahatle yüzleşmesi gerektiğini düşünüyoruz, devlet de dâhil buna, onun için bu açlık grevini yaptık. Açlık grevimizi bu topraklarda bir daha soykırımların yaşanmaması için yaptık. Yoksa Süryaniler öyle yok tazminat peşinde, yok devlet peşinde falan değiller. 

Süryaniler 1915’in en büyük mağdurudurlar. Hiçbir baş kaldırması, hiçbir isyanı olmadığı halde, başka bir güçle herhangi bir işbirliği yapmadığı halde soykırımdan geçirildiler ve ülkelerinden uzaklaştırıldılar. Günümüzde Avustralya’da, Latin Amerika’da, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa’nın bütün ülkelerinde Süryaniler yaşamaktadır, ama onlar için vatan çok önemlidir. Onlar için ülkeleri, atalarının diyarı çok önemlidir. Çünkü biz ne Avrupalıyız, ne Amerikalıyız, öz be öz bu toprakların çocuklarıyız. 7000 yıllık, 8000 yıllık bir geçmişimiz var burada, bu toprakların en eski halklarındanız. Asur imparatorluğu gibi, Babil, Akad gibi medeniyetler kurmuş bir halkız, en eski Orta Doğu dillerinden Aramice dili bugün konuştuğumuz Süryanicedir, ama bugün bakıyoruz Süryaniler yok oldular. 

Son olarak, İŞİD, aynen 1915 soykırımının yöntemlerini kullanarak,Musul Ovası’nı Süryanilerden temizledi. Suriye’nin Cezire Bölgesi’nde ha keza öyle. İki tane Metropolitimiz kaçırıldı, iki yıldır haber yok onlardan. Aslında bir yerde soykırım hala devam ediyor. 1991’e kadar Irak’ta 1,5 milyon Süryani nüfusu vardı. Bugün 300 bine düştü. Suriye de öyle, pek çok Süryani Suriye’den göç etmeye başladı.

- Bundan sonra nasıl bir yol izlemeyi, sorunun güncelliğini nasıl korumayı düşünüyorsunuz?
- Ben sanmıyorum ki hiçbir Süryani 1915’den vazgeçsin. Süryanilerin isteği 1915’in özrünün, samimi bir şekilde soykırımla yüzleşerek yapılmasıdır. Bu güveni versinler bize artık. Süryanilerin Türkiye Cumhuriyeti’ne herhangi bir zararları olmadı ve olmayacak da bundan sonra. Eğer bu özür dilenirse, samimi bir şekilde biz katlettik, özür diliyoruz denirse, bu Süryanilerde bir güven yaratır ve Süryanilerin ülkelerine dönmelerinin yolu açılmış olur. Tabi bunu sadece devletten değil, Kürtlerden de bekliyoruz. Kürtler bunu söylüyorlar. Biz bunu görüyoruz ama yeterli değildir. Bunun halka anlatılması gerekiyor, özellikle birlikte yaşadığımız halkların bunu iyi kavramaları gerekiyor, iyi bilmeleri gerekiyor. Yüzyıl geçti, unutulacak değildir, ben sanmıyorum unutulacağını. Biz bu mücadelemize devam edeceğiz, demokratik platformlarda, demokratik haklarımızı kullanarak. Açlık grevi eylemi de demokratik mücadelemizin bir parçasıdır. Bunu elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışacağız. 

- Çok önemli bir noktaya parmak bastınız, 1915’in halka anlatılması lazım. Şu anda sadece bir tek siyasi parti, HDP, bu konuyla ilgileniyor görünüyor. Böylesi bir ortamda Süryaniler nasıl hissediyorlar?
- Aslında CHP’nin de bunu yapması gerekirdi. Bizim CHP’den beklentimiz bu yöndeydi. Benim iki yıl önce Sayın Kılıçdaroğlu ile CHP Genel Merkez’inde bir görüşmem oldu, kendisine bir dosya sundum. 1915’ten günümüze ne oldu Süryanilere, ne yapıldı, taleplerimiz nedir, bu konularda 45 dakika süren bir sohbetimiz oldu. Aslında CHP’den beklentimiz vardı, ama tam tersini yaptı CHP, bir bildiri hazırladılar, MHP ve Ak Parti ile birlikte, bu telaşa gerek yoktu aslında. Sayın Kılıçdaroğlu’ndan biz bunu beklemiyorduk, aslında CHP sosyal demokrat kimliğine sadık kalsaydı o bildiriye imza atmazdı. Olabilir, belki seçim arifesidir, bazı hesaplar vardır ama bu konular seçimlere heba edilecek konular değildirler. Bunlar insani şeylerdir ve toplumlar ancak öylece birbirlerine yakınlaşabilirler. Eğer benim ne çektiğime anlam verilmezse, yani bana karşı alınan kararlar, benim göç etme sebeplerim, soykırımdan, katliamlardan geçirilme sebeplerime anlam verilmese, o zaman ben o siyaset bir işe yaramıyor derim. 

Dediğiniz gibi tek parti HDP’dir. Benim HDP’de siyasi herhangi bir kimliğim yok, onu belirteyim, ben bağımsızım, ama insanın vicdanen de konuşması gerekiyor, söylemesi gerekiyor. Bugün Türkiye’deki tüm halkları kimlikleriyle, yani oldukları gibi kabul eden HDP’dir. O konuda büyük bir saygımız vardır. Ki Süryani milletvekili adayları da vardır. Bu Türkiye’de de ilk olan şeylerdir. 4 yıl önce başladı bu ve ben inanıyorum bundan sonra da devam edecek. Bunu HDP yaptı, onun için saygımız büyüktür. Bu soykırım konusunda da en fazla demeç veren, özür de dileyen, dile de getiren, tartışan, tartıştıran da HDP’dir. Biz de HDP’nin seçimlerde barajı geçmesi için destekliyoruz. HDP’ye desteğimizi beyan ettik, Süryani’ler artık oylarını HDP’ye versin dedik. HDP’nin barajı geçmesi Süryaniler için, ama sadece Süryaniler için değil, veya sadece Kürtler için, değil, tüm Türkiye’de barış için önemlidir. Bu barış sürecidir, devletle PKK’nin, Sayın Abdullah Öcalan’ın başlattıkları bu süreç bizim için de önemlidir, biz de bu bölgede yaşıyoruz. Savaşlardan biz çok çektik, savaş olduğu yerde Süryaniler kaçıyorlar, durmuyorlar. Çünkü savaşmak istemiyorlar, ölüp ve öldürülmek istemiyorlar artık. Onun içi barış sürecini destekliyoruz ve HDP’nin barajı geçmesini istiyoruz, bölgenin barışı için HDP’yi destekliyoruz, Türkiye’nin barışı için, demokrasinin daha iyi kökleşmesi için, herkes kendi kimliğiyle, kendi diliyle, kendi örf ve adetleriyle yaşaması için bu çok elzemdir ve önemli görüyoruz.

- Teşekkür ederim...

_______________
Midyat 29 Nisan 2015

Laiklik Üzerine



Ahmet Hakan’ın Hürriyet’te yayınlanan* İştar Gözaydın‘la din üzerine sohbetinde laiklik konusunda ilginç vurgular yer aldı. Gözaydın’a göre Osmanlı düzeni laikti. Cumhuriyet rejimi ise, Padişahın atadığı şeyhülislam yerine Diyanet İşleri başkanlığını kurarak, Osmanlıda yerleşik olan laiklik anlayışını sürdürmekle yetindi. Gözaydın, sürekliliği daha da gerilerden başlatarak, Bizans’ın da aynı laik geleneğin bir parçası olduğunu söylüyor. Sosyal yapıların uzun-dönem niteliğini belirtmek açısından, en azından Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e geçişin sürekliliğini vurgulamak açısından sanırım yerinde bir tespit. Ancak bu sürekliliğe damgasını vurduğu iddia edilen laikliğin ne tür bir laiklik olduğu üzerinde biraz düşünmek gerekiyor. Gözaydın, laikliği devletin din ve dini kurumlar üzerindeki kontrolü olarak tanımlıyor. Laikliğin bu tanımından kalkarak, laiklik konusunda Bizans’tan Osmanlıya, Osmanlıdan da Cumhuriyete bir süreklilik tespiti yapmakta bir sakınca bulmuyor. Ne var ki bu laikliğin çok sınırlı ve tarihsel olmayan bir tanımı.

Politik bir ilke olarak laiklik Fransız Devriminin bir ürünüdür. Radikal Fransız cumhuriyetçileri, Katolik kilisesini devlet işlerinden uzaklaştırmayı, ruhban sınıfın gücünü sınırlamayı, dinin ideolojik egemenlik konumuna son vererek onun yerine alternatif olabilecek sivil bir etik ve ideoloji geliştirmeyi amaçlıyorlardı. Laiklik, Napolyon’un Papalıkça aforoz edilmesini de içeren, Katolik kilisesi ile inişli çıkışlı bir didişme sonucunda Fransa da 1905’te yasal bir nitelik kazanıyor. Kilise ile Devletin Ayrılması Yasası ile devletin dinler karşısında kesin tarafsızlığı kabul edilecek, her çeşit dini faaliyetin özgürlüğü teminat altına alınacaktır. Bu şekliyle laiklik, sekülarizm ilkesiyle örtüşür.

Sekülarizm, kökleri Batı Hıristiyan geleneğine dayanan, başlarında kilisenin kendi içindeki dünyevi ve dinsel işbölümünü açıklamak üzere kullanılmış bir kavram olmaktan giderek, devletin meşruluğunu dine dayandırmaması ve farklı dinler arasında taraf tutmaması gerektiği anlamını kazanır. Seküler ilkenin siyasal bir ifadesi Amerikan Devrimi sonucunda ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletlerinin Anayasası’nın birinci maddesinde yer alır. ‘Devletin dini bir kuruma ilişkin veya serbest ibadeti yasaklayan, ya da ifade özgürlüğünü kısıtlayan herhangi bir yasa yapmasını engelleyen’ bu madde sekülarizmin modern dünyadaki ilk somut siyasal tanımı. Fransa’da 1905’te yasallaştığı biçimiyle laiklik ilkesi ile Amerikan anayasasındaki sekülarizm kavramı arasındaki benzerlik açıktır.

Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te gördüğümüz ise çok farklı bir durum. Padişahın örfi hukuk alanında kanun koyma yetkisinin olması nedeniyle Osmanlının seküler ya da laik olduğu sık sık belirtilir. Ancak bu kanunlar rejimin sadece bir öğesidir: devlet dininin ve egemen toplum ideolojisinin İslam olduğu, şeriat yasalarının uygulandığı, ‘organik’ aydınları ulema olan bir yönetim sisteminde seküler kanunların varlığı belirleyici olmaktan uzaktır – Osmanlı’nın laik olduğundan ziyade, olsa olsa laik öğeler içerdiğinden söz edilebilir.
Cumhuriyet de bu yapıyı olduğu gibi devraldı. Teşkilat-ı –Esasiye Kanun’unda yer alan ‘Devletin dini İslam’dır’ maddesi 1924 Anayasası’nda da 1928’e kadar yürürlükte kalmıştır. Cumhuriyet, devletin din üzerinde tam bir denetiminin olduğu Sünni, ya da Sünni-Hanefi devleti olarak kuruldu ve günümüze kadar aynen bu şekliyle devam etmektedir. Laiklik ilkesinin 1937’de Cumhuriyet anayasasına girmesinin fiili duruma bir etkisi olmamıştır.

Osmanlı ya da Cumhuriyet rejimlerinin laiklik ya da sekülarizm ilkesi ile bağdaştırılması mümkün değildir. Osmanlıyı laik olarak tanımlamak belki muhafazakâr kesimler gözünde laikliği şirin göstermeye yarayabilir. Gözaydın’ın da desteklediği bir Alevi Diyanet’i projesi ise devletin Alevi kesimler üzerindeki denetimini güçlendirmesine olanak sağlayabilir, ama laiklik prensibini derinleştirmek gibi herhangi bir işlevi olmaz.

Sekülarizmi, ve aynı anlama gelmek üzere laiklik prensibini, özüne sadık kalarak savunmak gerekir. Tek bir devlet içinde olsun, ya da bir bölgesel devletler federasyonunda olsun, farklı dini inançları olan ya da dini inançları olmayan insanların, birlikte eşit ve karşılıklı güvene dayalı bir şekilde yaşayabilmelerinin olmazsa olmaz bir ön şartı devletlerin dinleri bir siyasi manevra ve kontrol mekanizması olarak ele almalarının engellenmesinden geçiyor. Aydınlanma Çağı’nın bu mirasına sahip çıkalım!

_________________

* Ahmet Hakan’la Çarşamba Sohbetleri, Hürriyet (28 Ocak 2015)

Dario Navaro
Londra 15 Şubat 2015

6 Eylül 2012 Perşembe

Tutuklamalar ‘Normal’!


Tutuklamalar ‘Normal’!

27-11-2011
60’lı yılların ilk yarısında olmalı, Riva’nın biraz ilerisindeki ıssız sırtlardan sahile inecek bir yol arıyorduk. Altımızda kilometresi yüksek bir Fort Taunus steyşın araba, kuytu bir koyda kamp kurup, zıpkınla balık avlamaya çıkmayı planlıyoruz. Karadeniz önümüzde gözün alabildiğine uzanıyor, ancak deniz kıyısı yoldan görülemediğinden aşağıya nasıl ineceğimizi kestiremiyoruz.

Nihayet dar bir yoldan yokuş yukarı yürüyerek çıkan birine rastlıyoruz. Selamını aldıktan, oranın yerlisi olduğunu öğrendikten sonra, ‘yol nasıl’ diye soruyoruz. Sanki soruyu pek anlamlı bulmadığını belirten bir yüz ifadesiyle ‘normal’ demekle yetiniyor. Direksiyonu kırıp dar yoldan aşağıya vuruyoruz. Yol diyorum ama kısa sürede fark ediyoruz ki yol filan değil, patika desen iltifat etmiş olursun. Geriye dönmek istesen dönemezsin, taşlı çukurlu daracık yoldan paldır küldür iniyoruz, arabanın altı yere vurdukça ‘vallahi de normal’, ‘billahi de normal’ diye söylene söylene…

Bize yolu tarif eden oranın köylüsü için sahile inen o yol ne kadar ‘normal’ idiyse, bugün Türkiye’de sürmekte olan Kürt sorunu ile ilgili tutuklamalar da o kadar ‘normal.’

Başka nasıl olacaktı ki? Birileri çıkıp Cumhuriyet kurulalı beri yok sayılan, baskıcı uygulamalar altında ezilen bir halkı savunacak, onun militan mücadelesine destek verecek, devlet güçleri de ellerini kollarını sallayarak dolaşmalarını mı seyredecekti?

Bu sistem değil mi, daha düne kadar Ceza Kanunu’nun 141 ve 142’inci maddelerini kullanarak sosyalistleri onlarca yıl hapislerde yatıran, doktora tezinde bir Kürt aşiretini konu aldığı için ve de yazdıklarını inkar etmeyi ret ettiği için İsmail Beşikçi’yi hayatının önemli bir kısmını hapislerde yatmaya mahkum eden? Bugün de terörle mücadele yasaları benzer bir işlevi yerine getirmektedirler.

Almanya’da basılan Politika gazetesinde ‘Ragıp ve Büşra’ başlıklı köşe yazısında Muzaffer Oruçoğlu 12 Mart döneminde kendisi gibi yakalanan, işkence gören ve cezaevinde yattan Büşra Ersanlı için ‘Ne yalan söyleyeyim, Kürt sorunundan dolayı tutuklandığını öğrenince sevindim, “Bravo Büşra” dedim’ diyor.

1967’den beri tanıdığı Ragıp’ın tutuklandığını duyunca da sevinmiş. Esprili üslubuyla devam ediyor: ‘Ragıp’ın koğuşlarımızın baş müdavimi İsmail Beşikçi gibi peş peşe tutuklanıp, ömrünün hatırı sayılır bir bölümünü cezaevinde geçirmesi gerekiyordu. Ben böylesi vahim bir hatayı, devletin ihmaline, gaflet ve delaletine yorarım.’

Doğrusu ben ne Büşra’yı ne de Ragıp’ı yakından tanımadığım için sevindim diyemeyeceğim. Büşra Ersanlı’yı sadece ‘İktidar ve Tarih’ başlığıyla 1992’de AFA Yayınları tarafından yayınlanan doktora tezinden biliyorum. 1930’lu yılların Türk Tarih Tezini ve Türkiye’deki resmi tarihi sorgulayan bu çalışmasının, özellikle akademik çevrelerin bu konudaki çekingenliğinin kırılmasında önemsiz sayılmayacak bir rolü olduğunu tahmin ediyorum. Resmi tarihin temel yapı taşlarından birinin Kürt ulusunun yadsınması olduğu için de bugün Kürt sorunuyla dayanışmasından daha doğal bir şey olamazdı. Bu nedenle tutuklanması gayet ‘normal’.

Ragıp Zarakoğlu’nun ise azınlık hakları konularında, hem Türkiye’de hem de uluslar arası platformlarda, her zaman ön planda yer alması nedeniyle, Oruçoğlu’na katılıyorum, tutuklanması ülke adalet sistemi açısından ‘normal’den öte rötarlı bir uygulama olmuştur.

Gecen hafta Londra Kürt Filim Festivali’nde gösterilen ‘Press’ filminin ardından bir seyirci, o gün İstanbul’daki Özgür Gündem gazetesi ofislerinin basılıp bir gazetecinin de tutuklanmasından kalkarak, filimin Diyarbakırlı bir oyuncusuna ‘1990’lı yıllardan bugüne Diyarbakır’da nelerin değiştiğini’ sordu.

Oyuncunun yanıtı ‘Değişen pek fazla bir şey yok, ancak artık gazetecileri öldürmüyorlar, sadece tutukluyorlar’ oldu.

Önemsiz bir fark sayılmaz, ölümle yaşam arasındaki fark. Gazetecilerin en çok öldürüldüğü bir ülke konumundan bugünkü noktaya gelinebilmesinin bedelini pek çok insan hayatları ile ödediler.

İnsanların görüşlerinden ve siyasi eylemlerinden dolayı cezalandırılmayacağı, düşünceye zincir vurulmayacağı bir güne ulaşabilmek için daha pek çok gazeteci, aydın ve devrimci insanın tutuklanacağı kaçınılmaz görünüyor.

KCK bahanesiyle tutuklanan herkese ‘Bravo’. Her biriniz demokratik bir topluma ulaşma mücadelesinde kilometre taşları olarak insanlık tarihindeki onurlu yerinizi aldınız.

Dario Navaro
Londra
26/11/2011